Hamdullah ÖZTÜRK

Bugünkü Brezilya dünkü Antep'ten daha uzak değil

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Gelişmekte olan iki ekonominin, aynı zamanda dünya barışının da teminatı olma isteği, dün bir kere daha Başkan Dilma Rousseff tarafından ilginç bir cümleyle ifade edildi.Brezilya'ya gelen işadamlarımızın birçoğundan duyduğum, "Burası biraz uzak ya..." cümlesi, muhtemelen Brezilyalı işadamları tarafından da dile getiriliyor ki, Rousseff bu konuya ilginç bir yorum getirdi: "Uzak olmamız, dünyayı birlikte kucaklama imkânı veriyor."

Aynı noktaya Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan da dikkatleri çekerek, "Aramızda 12-13 saatlik uçuş mesafesi olsa da kalp mesafemiz sıfır noktasındadır. Orada bir mesafe yok." dedi ve Güney Amerika'da iş yapmayı düşünenlere adres olarak Brezilya'yı gösterdi.

Başkan Dilma'nın dikkat çektiği çok önemli bir nokta daha vardı. Başkana göre içinden geçmekte olduğumuz ekonomik kriz her iki ülkeye de fırsat olarak dönebilirdi. İkinci krizin henüz görünmediği günlerde, "ikinci bir kriz geleceği ve buna karşılık işadamlarımızın Brezilya gibi kendi bağımsız ekonomisini oluşturabilmiş ülkelere yatırım yapmasının önem arz edeceğine" dair bir mütalaasını dinlemiştim Fethullah Gülen Hocaefendi'nin.

İkinci bir krizin geleceği çok önceden öngörülebilen bir şeydi. Zor olan, krizden batarak değil, faydalanarak çıkabilmek için ne yapmak gerektiğini erken fark edip yol alabilmekti. Şimdi Brezilya Devlet Başkanı, Hocaefendi'nin işaret ettiği noktaya parmak basıyor ve işadamlarının atacağı adımların arkasına, Türkiye ile birlikte dünya barışına giden yolun siyasi cenahını döşeme iradesini ekliyor.

Bu tür krizler, velev ki, birtakım büyük sermaye gruplarının gizli marifetleriyle ilişkili olsa da, neticenin planlanan gibi olacağını kimse garanti edemez. Hatta tam tersine insanların ekmeği üzerine plan yapanlar ellerindeki yağlı dilimlerden olabilirler.

Bizim gibi, insan iradesini önemli bir esas kabul eden bir dinin mensupları bilir ki, satrancını insanların ekmeğiyle oynayanlar varsa eğer, onların hırsını sınırlayabilecek tek şey o ekmeği eline alıp kadrini bilecek yeni bir iradenin ortaya çıkmasıdır.

Türkiye ve Brezilya, kendilerini "iki barışçı güç" olarak tarif ediyorsa, bu siyasi iradenin gerçekleşebilmesi, ekonomik adımlarla arkasının pekiştirilmesinden geçiyor.

Başkan açılacak ihalelerde Türk işadamlarını görmek istediğini söylüyor. Burs verdikleri talebeleri Türkiye'ye de gönderdiklerini, Brezilya üniversitelerine de Türkiye'den öğrencilerin gelmesini istediklerini ifade ediyor. Sonra uzaklık meselesine takılanlara hedefin büyüklüğüne yakışır şık bir cümleyle sesleniyor. Bakan Çağlayan işadamlarımıza Brezilya'yı adres gösterirken aynı noktayı açıklama gereği hissediyor.

Uzaklık denilen nedir ki? Aktarmasız, tek uçuşla 12-13 saatten ibaret. Yani daha otoyollar yapılmadan önce Ankara'nın biraz doğusundaki illerden İstanbul'a otobüsle geliş mesafesi. O tarihlerde mesafeye takılmayıp İstanbul'a gelenler Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff'in konuşmasını dinleyenler arasında çoğunluğu oluşturuyordu, zannediyorum.

Yani ki Brezilya, dünkü Malatya, Van, Urfa, Erzurum, Antep... gibi illerden daha uzak değil. O gün yola çıkanlar, çıkmayıp, yerinde kalanlara göre neler elde ettiyse, -doğrusunu Allah bilir- bugün yola çıkanlar da tıpkı dün olduğu gibi çıkmayanlardan çok farklı olacak galiba. Bakan Çağlayan'ın dikkat çektiği gibi "geç kalmamakta" fayda var.

Etiket :

Türkiye'den 'Demir Lady' geçecek

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

"Demir Lady" denilince akla gelen tek bayan bir zamanların İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher'dı. Bu günlerde dünyanın en güçlü kadınlarını sayarken birinci sıraya Almanya'nın Merkel'ini, ikinci sıraya ABD'nin Hillary Clinton'ını ve üçüncü sıraya da Brezilya Başkanı Dilma Rousseff'i koyuyorlar.

Bu tarz sıralama şüphesiz ülkelerin gücüne göre yapıldığı için devletlerin gücünü gösteriyor, bayanların değil. Eğer ferdî özellikler dikkate alınarak değerlendirme yapılsaydı, sıralama tam tersine döner, Brezilya Başkanı birinci sıraya yerleşirdi. Hatta İngiltere'nin Demir Lady'si ile mukayese edilse, zannediyorum Margaret Thatcher, Dilma Rousseff'in yanında tatlı su balığı gibi kalırdı. Neden mi?

Çünkü Başkan Dilma, sistemi oturmuş bir devletin siyasî elitleri arasından sıyrılarak oturmadı koltuğa. Askerî rejimlerin karşısına dikilerek, hapislerden ve işkencelerden geçerek geldi başkanlık makamına. Başkan seçilişinin ardından gelenek tersine dönmüş, Dilma'nın ABD'yi ziyaretini beklemeden Başkan Obama Brezilya'yı ziyaret ederek Rousseff'i tebrik etmişti. Geçen hafta ABD'de gerçekleştirilen toplantının gözdesi de yine Brezilya Başkanı idi. Obama neredeyse yanından hiç ayırmadı Başkan Dilma'yı. Gençliğinden beri sosyal adalet mücadelesi vermiş birisi olarak Başkan, şimdi en üst düzey çözüm merciinde bulunuyor. Altı aydan beri yaptığım gözlemler, özellikle fakir kesimin kalbinin kazanıldığını gösteriyor. Zengin tabakada ise bir hoşnutsuzluk var.

Eleştiri olarak fakir iktidarlarının devamını sağlayabilmek için fakir kesimi siyaseten koruma tezi her ne kadar ileniyor olsa da tutarlı bulunamaz. Sahip oldukları fikri gelenek dikkate alınırsa "zenginin parasıyla fakiri doyurup iktidarda kalmak" şeklinde kabaca söylenebilecek eleştirilerin değil, kendi fikirleri doğrultusunda, şimdilik tam neticelenmemiş olsa bile, zengin-fakir uçurumunu kapatarak gelir dağılımında adaleti sağlama derdinde olduklarını söylemek daha tutarlı olabilir. Başkan, iktidarına yönelik "yolsuzluk" isnatlarında son derece net ve kararlı davranıyor. Birkaç ay gibi kısa bir sürede kabinesindeki beş bakanı açığa almakta tereddüt etmedi. Muhalefet ise tıpkı Türkiye'deki gibi. İktidardan şikâyet ediyor ama neden şikâyetçi olduğunu bir türlü net bir şekilde ortaya koyamıyor. Muhalefet milletvekillerinden bazılarının şikâyetleri üzerine sordum. "Benim yerimde olsaydınız ve Başkan Dilma ile röportaj yapma imkânı bulsaydınız, ne sorardınız?" Ortaya çıkan manzara, kısa bir duraksamanın ardından, "Sorun bakalım, olimpiyatlar için ne yapmışlar?" demekten öteye geçemedi.

Olimpiyatlara daha iki seneden fazla var ve bu süre içinde yapılması gerekenlerin yetiştirilemeyeceğini söylemek kolay değil. Bu tür yaklaşımlar akla Mimar Sinan'ın Süleymaniye Camii'ni yaparken uğradığı eleştirilere benziyor. Malum Mimar Sinan, caminin temellerini attıktan sonra uzun süre bir şey yapmaz. Bu zaman zarfında "Yapamıyor. Yapamayacak. İnşaatı süründürüyor." gibi eleştirilerin bini bir para olmuş. Neticede Sinan cami inşaatını bitirmiş ve eleştirilere şöyle cevap vermiş:

"Evet, temelleri attım ve uzunca bir süre bekledim. Çünkü temeller iyice oturaklaşmadan üzerine cami inşa etseydim, cami uzun ömürlü olmaz, zamanla çatlaklar oluşmaya başlardı." Dilma iktidarını da, tıpkı Sinan meselesinde olduğu gibi Brezilya halkının spora düşkünlüğü üzerinden, olimpiyatlarla yıpratmaya çalışanlar, sonucun kendilerini üzebileceğini daha şimdiden hesap etseler iyi olur galiba. Sonuç Süleymaniye gibi olabilir.

Brezilya'nın mücadeleci başkanı ekim ayı başında Türkiye'ye gelecek. Yapacağı görüşmeler arasında TUSKON tarafından düzenlenecek iş forumuna katılmak da var. Brezilya ile ilişkileri geliştirmeye önem veren, Büyükelçilik ve São Paulo Başkonsolosluğu'na ilaveten Rio'da da başkonsolosluk açmayı düşünen AK Parti iktidarı için Dilma'nın Türkiye ziyareti birçok konuda ilerleme sağlama fırsatı verecek. Zannediyorum bu ziyaret, yıldızı parlayan iki ülkenin yakınlaşması bağlamında birçok ülke tarafından dikkatle takip edilecek.

Etiket :

Gördükçe şaşıracak daha neler var

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

"Aslına bakarsanız biz gelmek istemeyenlerdendik. Ama şimdi kalmak istiyoruz. Bir değerlendirme yapıp en kısa zamanda yeniden geleceğiz." diyerek ayrıldılar.

Arkalarından el sallarken "inşallah" diyorduk; sizi buralarda görmek istiyoruz.

İnsan, şevk veren nice yeniliklerle karşılaşıyor ama ortam değişip, araya başka şeyler girince o şevk tatlı bir hatıra olarak mazide kalıyor. Allah'ın arzı geniş olmasına geniş de, o genişlikten nasibini alanlar, yollara düşenlerin arasından çıkıyor.

Gezdikçe görünen bir gerçek var. İki tip insan açılmış dünyaya. Birisi zulme maruz kalarak vatanını terk edenler. Diğeri de erbâb-ı ticaret. Her iki kesim de gittikleri ülkelerde yeni imkânlar ve zenginlikler bulmuş.

İslam dünyasının ticarî damarını Araplar temsil ediyor galiba. Nereye yolunuz düşse orada hatırı sayılır miktarda Arap'la karşılaşmak mümkün. Dünyaya açılmanın afetlerinden korunabilmek için cami etrafında toplanma yolunu bulmuşlar. Bütün faaliyetlerini cami merkezli olarak sürdürüyorlar.

Matto Grosso do Sul eyaletinin başkenti Campo Grande'ye yolumuz düşmüştü. Cuma namazını kılmak için mescit aramaya başladık. Şehirde bir tane mescit varmış. Cemaatin hepsi birbirini tanıyor ki, bizim yabancılığımız hemen fark edildi. Cemaatten bazıları yanımıza gelip, yemeğe davet ettiler. Elimize bir anahtar tutuşturup, "Yan tarafta misafirhanemiz var. Bir daha geldiğinizde sakın otel aramayın. Anahtarla kapıyı açın ve kendi eviniz gibi girin." dediler.

"Çocuklarınızı ne yapıyorsunuz? Okulunuz var mı?" dedi arkadaşlardan birisi. "Yok" dediler. "Bizler topu topuna seksen aileyiz burada. Okul açacak kadar sayımız yok ki."

Merkezden bin iki yüz kilometre uzakta bile Araplardan seksen aile var. Camilerini yapmışlar. Çocuklarının eğitim problemini çözmek için yerine göre modeller geliştirmişler. Brezilya'da sistemin esnekliği farklı uygulamalara imkân verebiliyor. Araplar da bir okulla anlaşıp, çocuklarını oraya gönderiyorlar. Okul sonrası ek ders olarak Arapça ve İslam dersleri istiyorlar. Böylece anlaştıkları okulda çocuklarına kendi dillerini ve dinlerini öğretmeye çalışıyorlar.

Biz daha farklıyız. Araplarda tüccarlar gidip, camilerini yapıyor ve onun etrafında çoğalıyorlar. Bizde ise eğitimciler gidip, okul açıyor, tüccarlara ülkeyi ve dilini bilen yetişmiş insanlar sağlayabiliyorlar. Arapların böyle imtiyazları yok.

Dünyada ticarî açıdan fevkalade fırsatlar sunan ülkeler vardır mutlaka. Fakat tekstil fuarının ardından bir kere daha ortaya çıktı ki, bizim insanımız henüz bilinenin arkasından gidiyor. Bilinmeyen yerleri keşfedip, ilk olmanın imtiyazlarını yaşayacak kadar iştahı açılmış değil.

Geçen altı ay zarfında, fuarlar vesilesiyle gelen tüccar arkadaşlardan defalarca duyduğum bir cümle var: Biz Brezilya'yı böyle bilmiyorduk!

Şaşıracak bir şey yok ama eklenecek bir cümle var buna: Daha bilmediğimiz neler ve nereler var. Ve gittikçe göreceğiz ki, birilerinin iki asır önce keşfedip, tezgâhını kurduğu yerlerin kapısını biz daha yeni çalmaya başlamışız.

Afrika'nın yeraltı zenginlikleri Avrupa'ya taşınırken, bizler Avrupalı yazarların yamyamlardan ve oraya giden insanları nasıl, pişirip yediklerinden bahseden kitaplarını okurduk. Brezilya'ya gelince de gördüm ki, yamyamların yerini karnaval ve futbol almış.

Okulda öğrendiğimiz tarihlere kendimizi kaptırmayalım. Bizler Amerika'yı daha yeni keşfediyoruz. Tarihteki örneğe benzeyen tek yanımız, Batılıların, Hindistan sevdasıyla yollara düşüp, Amerika'yı bulmaları gibi, bizim de Çin'den ağzımız yandıkça bu nispeten bâkir dünyayı keşfimiz olacak galiba...

Etiket :

Güneşin battığı yerden

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Yedi bin metreye ulaşan yüksekliğiyle And Dağları, dünyanın batısına çekilmiş muazzam bir ihata duvarını andırıyor. O duvarın dışında, altı bin metre yükseklikten deniz seviyesine kadar inen eteklerde Bolivya ve Perulular ikamet ediyor.

Sırtını dünyaya yaslayıp, su ile semanın birleştiği noktaya bakarak yaşayan bu insanlar, İnka medeniyetinin çocukları.

İnkalılardan günümüze ulaşan Machu Picchu kalıntılarının afişi, bölgenin bugünkü durumunu hiçbir söze hacet bırakmadan özetlemeye yetiyor. O afişte mahallî kıyafetleri ile geçmişine bakan iki yerlinin yüzündeki hasret ve mağduriyet çizgileri ile bakışlarındaki gariplik, Ziya Paşa'nın, "Hem hevâ üzre seyr eder taht-ı Süleyman dediler/ Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde" mısralarını terennüm ettiriyor insana...

Balık bakımından dünyanın en zengin kıyılarına sahip olduğu gibi yeraltı kaynakları yönünden de fevkalade varlıklı bu garipler diyarında, geçen sene açılan sefaretimiz ve 2007 yılındaki depremde Peruluların imdadına koşan ve sonrasında yardımlaşmayı devamlı kılmak üzere başkent Lima'ya yerleşen "Kimse Yok mu" ekibi var milletimiz adına.

Büyükelçi Namık Bey, elden gelenin de ötesinde hizmetler verebilmek için çırpınıyor. Peru ve tarihi hakkında verdiği bilgiler ve geliştirdiği projeler insanın umutlarını kamçılıyor. Dinledikçe fark ediyorsunuz ki, hayal satan değil, nerde durduğunu ve ne söylediğini gayet iyi bilen bir devlet adamının huzurundasınız. O devlet adamının, aynı zamanda imkânlar el vermiyorsa eğer, kimseye göstermeden, sefaretin yerlerini silip, duvarlarını boyayarak, hiçbir engele takılmadan yoluna devam edebilecek kıratta, işinin dertlisi olduğunu fark ediyorsunuz.

Namık Bey, Türkiye'nin çevresindeki ülke büyükelçileri ile de çok güzel dostluklar kurmuş. Samimiyetin sağladığı kredi ile ülke temsilinin ötesinde, bölgesel temsil seviyesine ulaşmışlar hep birlikte. Kimse Yok mu Derneği'nin iftarında şahit olduğum ilişki biçimi, bölgenin geleceği için ellerin kenetlenmeye başladığını gösteriyordu.

Gecenin sürprizi, Kimse Yok mu kervanına katılıp, karaların bittiği noktaya hicret etmiş kızlarımızdan birinin program esnasında yaptığı ebruların hediye edilişiydi. Ebruların bu kadar muazzam tesir uyandıracağını tahmin edemezsiniz. Peru devlet başkanının kız kardeşi ve milletvekilleri hediye edilen ebrulara tekrar tekrar bakıyor ve birbirlerine dönüp hayret ifadeleri ile "çok güzel, çok güzel" diyorlardı. Perulular kadar Fas ve Endonezya sefirleri de çok beğenmişti ebruları. Kenarına "Türkiye ve Ebru" kelimelerinin yazılmasını rica ettiler. Herkes diğer konuklara verilen ebruları da görmek istiyordu.

Kimse Yok mu Derneği yetkilileri, depremzedelere gıda yardımı yapmakla yetinmemiş. Ardından kıt imkânlarla da olsa güzel bir anaokulu yapmışlar. Şimdi Mehmet Bey, Osman Bey ve Perulu müdire hanım, çocuğu birinci sınıfa başlayacak ailelerin "E şimdi ne olacak?" sorusuna cevap arıyorlar.

And Dağları'yla örülmüş ihata duvarının dışındaki hemcinslerimizi seddin içine almak için eğitim desteği çok önemli. Perulu aileler çocuklarına iyi bir eğitim aldırmanın önemini kavramış; bu konuda fedakârlıktan kaçınmıyorlar. Bir de Büyükelçimiz Namık Bey'in ısrarla üzerinde durduğu gibi işadamlarımızın bu bölgelerdeki potansiyeli fark etmesini hızlandırmak çok önemli. Çinliler buralardan maden ve arazi satın alıyor. İran altmış sene evvel açmış sefaretini. Mısır da öyle... En sona biz kalmışız.

Hani mazeret ileri sürenlere yöneltilen "Allah'ın arzı geniş değil miydi?" sorusu var ya, işte o soruyu daha fazla geç kalmadan kendimize sormakta fayda var. Geç kalmak hem imkânları kaybetmek hem de mesuliyetleri yerine getirmekten aciz kalmak gibi çift taraflı bir hüsranla karşı karşıya bırakabilir bizleri.

Mehmet Bey ve Namık Bey'in bir şeyler yapabilmek için samimane çırpınışları inşallah karşılığını bulur. Bizler de Bayram arifesinde oruçlu ağızlarla hiç olmazsa güneşin battığı yerde bizi temsilen duranlara dualarımızla destek oluruz. Harabelerin üstünden garip garip maziye bakan yerlilerin gözlerini çevirir, hep birlikte istikbale bakarız.

Etiket :

Türkiye'nin kültür rüzgârı

    12 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Muavin Konsolos Gökçe Gül Yılmaz Hanımefendi ile konuşurken hayalim seksenli yıllara gitti. Lise ve üniversite yıllarımızdı. Askerî darbenin ardından esmeye başlayan liberal rüzgârlar bütün alanları etkilemişti.

Dışa açılım, komşularla turizm ve ticareti geliştirme çabaları yabancı dile alakayı artırmıştı. Kimi İngiliz Kültür'e gider, kimi Amerikan Kültür'e giderdi arkadaşlardan. Bazıları da Suud Konsolosluğu'nun açtığı Arapça kurslarının müdavimiydi. Arap turistler özellikle bizim çevremizdekiler için ciddi bir geçim kaynağı oluşturuyordu çünkü.

Şimdi Başkonsolos Mustafa Bey'den bilgisini aldığım bir dizi kültürel etkinliğin detaylarını Gökçe Hanım'dan dinlerken Türkiye'nin aldığı mesafeyi görüyordum. Planlanan faaliyetlerin uyardığı heyecan gözlerinden okunuyordu. Aynı heyecana Brezilya'nın Ankara Büyükelçiliği'nde de şahit olmuştum. Duyguların karşılıklı olması daha büyük faaliyetler için umutlandırıyor.

Sohbetin bir yerinde Gökçe Hanım, "Sormak istediğiniz bir şey var mı?" diyor. Kısa bir duraksamanın ardından "Hayır" diyorum, "Şimdilik yok." İstanbul Kültür AŞ'nin her ay gönderdiği aylık kültürel faaliyetler takvim kitapçığı gibi Başkonsolosluğumuz, Sao Paulo Belediyesi ile üç aylık bir takvim içinde arka arkaya programlar planlamıştı. Önce bu güzel haberleri hazmetmek, sonra da birer birer çalışmak gerekiyordu.

Brezilyalılardan kiminle konuşsak Türkiyeli olduğumuzu öğrenince "Buralarda bir Türkiye modasıdır gidiyor. Herkes tatil için Türkiye'yi tercih etmeye başladı." diyor. Bu ilgi programlara da yansıtılabilirse Sao Paulo'da farklı bir bahar yaşanacak.

Başlangıç 10-18 Ağustos tarihleri arasında "Türk Filmleri Festivali" ile yapılacak. Harbi delikanlı rolleri ile tanıdığımız Yılmaz Erdoğan festivale katılacak ve açılış, "Organize İşler"in gösterimi ile yapılacak. Erdoğan'la birlikte festivalin olmazsa olmazı, bir de bayan sanatçının katılması. Şu anda iki isimle görüşmeler devam ediyor. Birkaç güne kadar o da netleşecek.

Hafta boyunca 13 film Brezilyalıların ilgisine sunulacak. İngilizce ve Portekizce alt yazılı olarak gösterimi yapılacak filmler arasında "Selvi Boylum Al Yazmalım" ve "Züğürt Ağa" da var, "Devrim Arabaları" gibi bizim kadar, Brezilya ve benzer ülkelerin gerçeğini yansıtan filmler de var. "Eşkıya" gibi "Şu Fırat'ın suyu..." diyerek, yakıcı müziği ile ciğerleri dağlayan insanî dramlar da... Farklı bakış açılarına göre farklı alternatifler elbette ki oluşturulabilirdi ama genel hatlarıyla bakıldığı zaman bence seçimler iyi yapılmış. Eski ve yeni filmler arasından daha insan merkezli olanlar tercih edilmiş. Şimdi sıra, Brezilyalılarda uyanmaya başlayan Türkiye ilgisini festival vasıtasıyla hızlandırabilmekte.

Planlanan üç aylık faaliyet takvimine 29 Ekim Cumhuriyet Resepsiyonu ile bir noktalı virgül konulacak. Galiba o akşam aynı zamanda bir ilk de gerçekleşecek. Ülke içinde yaşanan soğuk savaşın yerini milli menfaatlerin ve Türkiye'nin kültürel zenginliğine sahip çıkacak devlet anlayışının aldığına işaret eden bir ilk.

Tam netleşmemiş konulara şimdilik girmemek galiba daha doğru. Güzel şeyler oluyor ve önemli olan bu güzelliklerden bir rüzgâr oluşturabilmek. İtalyanlar ve Almanlar kadar nüfusumuz, Çin kadar ekonomik cazibemiz olmasa da gönlümüz ve inandığımız şeyler var. Tabii, ona göre takdim edebileceğimiz farklı şeyler de...

Etiket :

Türkiye'nin yeni yüzü

    12 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

İki hafta önce samimi bir vatandaş üslubuyla, "Eskiden konsolosluklarımızın kapısından giremezdik." dedi bir işadamımız.

Başkonsolos Mustafa Kapucu, tebessümünden en ufak bir şey kaybetmeden cevap verdi. Diplomasinin kıvraklığı ve inceliği her satırda kendisini gösteriyordu. Ne geçmiş tenkit edildi ne de vatandaşın tespiti yabana atıldı.

Ortada gün gibi aşikâr bir hakikat vardıysa eğer, o da Türkiye'nin dışa bakan yüzünde çok ciddi değişikliklerin olduğuydu.

Bu değişiklik, haklılık, güçlülük ve hedefini bilmek gibi çok rahatlatıcı esaslara sırtını dayamış olmanın özgüvenini de gösteriyordu aynı zamanda.

Dışarıda, memleketteymiş gibi hareket edebilmek ülkenin imajına bağlı bir durum. Hangi açıdan gündeme geliyorsunuz? Kriz mi? Darbe mi? Terör mü? Diktatörlük mü? Borçlarını ödeyemediği için iki de bir IMF yetkililerini ağırlamak zorunda kalış mı?

Çok şükür Türkiye bunları geride bıraktı. Şimdi gıptayla bakılan, hareket tarzı başkaları tarafından dikkatle takip edilen model bir ülke imajıyla gündeme geliyor. Dış temsilciliklerimiz de ona göre hareket etmenin rahatlığı içinde.

Perşembe akşamı bu rahatlığı iliklerimize kadar yaşadık. Center for the Study of International Relations'ın Universidade de Sao Paulo'da düzenlediği bir program vardı. Büyükelçimiz Ersin Erçin Beyefendi de programa bir konuşma yapmak üzere davetliydi. Başkonsolos Mustafa Bey ve Muavin Konsolos Gökçe Gül Hanımefendi ile birlikte katılmıştı programa.

Asistan Profesör Oliver Stuenkel ve Elena Lazarou tarafından hazırlanan programda 'Gelişen ve değişen dünya konjonktüründe Türkiye'nin önemi' ele alınıyordu. Öğrenciler titiz bir çalışma sonucu hazırladıkları sunumlarla gelmişlerdi. Program baştan sona İngilizce olarak yapıldı. Öğrencilerin sunumlarının ardından Büyükelçi Sayın Ersin Erçin'in konuşması başladı.

Sayın Erçin ortamın havasına ayak uydurmakta hiç zorlanmıyordu. Kendisinden emin tavırlarıyla Türkiye'nin dış politikasını anlattı. Yerinde Başkonsolos Mustafa Bey'le paslaşıp, sözü ona vererek rahat bir sohbet ortamına çevirebildi programı. Hatta öğrencilerin sunum esnasında heyecanlanıp zaman zaman tutukluk yaptıklarında bir espri patlatıp, durumu geçiştirmesini bile dikkate aldı. Onlar gibi yerinde espriler yaparak yılların hocası gibi ortama hâkim olabildi.

Brezilya'ya askerî ataşeliğimizin açılacağını, iki ordu arasında ilişkilerin başladığını ve kültür turizm ataşemizin de seçimden sonra geleceğini biliyoruz. Türkiye Brezilya ile ilişkilerini ciddiye aldıkça Brezilya tarafından da ciddiye alınıyor. Burada Ticari Ataşemiz Ramazan Kısa Bey'in gayretlerine şahit oluyoruz. Türk Hava Yolları'nın başarısı ortada. Askerî ataşelik ve kültür-turizm ataşeliği de çalışmaya başlarsa ilişkiler çok daha yoğunlaşmış olacak.

Sayın Büyükelçi, programdan sonra biz bize kalınca ayaküstü bazı konulardan bahsetti. Arada geçen bir cümle gerçekten ümit vericiydi. Dengeler arasında ezilen bir ülke olmaktan çıkıp, dengelerin oluşumuna öncülük eden ülkelerden olduğumuzu gösteriyordu o cümle.

Türkiye'nin yeni yüzünde her şeye "hayır" edasıyla yaklaşan, mesafeli bir duruş yok artık. Mütebessim, rahat, her şeyi konuşabilecek özgüven var.

Etiket :

São Paulo'nun Mevlevîleri

    12 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

"Geliyoruz. Yanımızda iki tane de Mevlevî var." dedi, Viyana ve İstanbul'da ticaret yapan işadamı. Herkes güldü. "Gene bir espri yapıyor" dediler. Ama espri değil, gerçekmiş.

Hakikaten akşamın sürprizi iki adet "Mevlevî" idi. FEIMAFE fuarına katılan ARUSDER, İMDER, ENOSAD, İSDER, İSKİD ve PAGDER'in temsilcileri fuar sonrası Belo Futuro Koleji'nde buluşup akşam yemeği yemiş ve Türkçe Olimpiyatları'na katılacak öğrencilerin şiir ve şarkılarını dinlemişlerdi.

Programın sonunda ortaya çıktı Mevlevî meselesi. İki adet karton kutu göründü önce, kapaklar açılınca camdan yapılmış şirin iki Mevlevî çıktı karşımıza. Masanızın üzerine koyup, istediğiniz kadar sema yaptırabiliyorsunuz.

Gerçekten de iyi düşünülmüş, manalı olduğu kadar da zarif duran bir kültürel hediyeydi Mevlevîler. Ersen ve arkadaşlarından dinlediğimiz gibi ne zaman insan, "Hak'tan alıp, halka verebilmek" için "elini kaldırıp, dili kalbe indirmek" ihtiyacını hissetse, masanın üstündeki Mevlevî'ye hafif bir hareket verip, hayalî neyin yanık sesi eşliğinde sahilden açılabiliyor.

İnşallah bu kuruluşlar üyeleri için güzel iş imkânları bulurlar da sanayicilerimizin Brezilya topraklarını Mevlevî gibi turladığına şahit oluruz.

São Paulo'da fuar eksik olmuyor. Otellerin yıllık doluluk oranının yüzde 99 olduğu söyleniyor. Çok zaman bir kişilik yer bulabilmek bile mesele.

Geçen hafta boyunca C40 toplantısı vardı. Dünyanın 40 metropolünün belediye başkanları ve teknik heyetlerinden oluşan grup, iklim değişiklikleri ve küresel ısınmaya karşı yürütülecek çalışmaları müzakere etti. Kısa bir konuşma için Bill Clinton da gelmişti. Clinton kendi adına kurulu vakıf adına oradaydı ve konuşmasında "sürdürülebilir çalışmalar"a ihtiyaç olduğunu vurguladı.

Dünyanın hayati ihtiyaçları için sayısız toplantılar yapılıyor, projeler ortaya konuluyor ve bir Çin atasözünde olduğu gibi, "Oturdular. Konuştular, konuştular, konuştular... Sonra da kalkıp gittiler." neticesinden başka ortada bir şey kalmıyor. 'Encamı bir hiç' toplantılar serisi!

Toplantının dönem başkanı Bloomberg heyet mensuplarının bulundukları yerlerde gerekeni yapabilecek yetkili kişilerden oluştuğu ve bu insanların aynı zamanda yapmadıkları şeylerin hesabını vermek durumunda olduğunun altını çizdi.

São Paulo Belediye Başkanı Gilberto Kassap kendi sorumluluğundaki şehri birçok mevzuda örnek gösterebilmenin gururu içindeydi. Clinton da konuşması boyunca Brezilya'da etanol kullanımının yaygınlığını övmüştü zaten. Kassap bir başka ilginç şeyden bahsetti: Kanalizasyonlarda biriken metan gazının kullanılması...

Bakalım daha neler olacak. Gelişen ilim ve beşeri akıl, ilahi sistemdeki devr-i daimi yakalayıp, birinin atığını diğerinin ilacı haline getirerek, insanı, tabiatın dengesini bozan en büyük zararlı olmaktan kurtarabilecek mi?

Teknik konuşmalar ve projeler elbette ki çok önemli. Fakat ilim adamlarının uzun uzun konuşup yine de anlaşılamamaktan yakındıkları hususları, sanatçılar bazen bir kareye sığdırabiliyor. Sanatın dili insanı yüreğinden yakalıyor. Bu konuda belediyenin dış ilişkilerden sorumlu başkan yardımcısı Alfredo Bey ve programı şekillendiren ekibe çok özel bir teşekkür yollamak gerekiyor. Çünkü projelere fevkalade bir sanat desteği vermişlerdi.

Akşam programlarından birine, insanların dünyayı kirletip, yaşanmaz hale getirişini anlatan bir oyun konulmuştu. Yer, ünlü İberapuera parkı tiyatrosuydu. Oyuncular, tiyatronun parka bakan duvarına döndüler ve duvar gibi duran perde yavaş yavaş kalkmaya başladı. Salonun karanlığından parkta tecelli eden İlahi düzenin yemyeşil güzelliğine açıldık birden. Galiba herkes oturduğu koltukta donup kalmıştı bu sahne karşısında. İnsanların sorumsuzluğu, sessiz ve sözsüz olarak bir karede ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi çünkü...

Etiket :

'Farklı bir grup insan'

    12 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Sosyal paylaşım ağlarından yayılan haber üzerine toplanan insanlar, şehrin en lüks semtlerinden birinin ana caddesinde mangal yakıp, et kızarttı. Caddenin üzerine ip gerip çamaşır asarak protestoda bulundu. Protestocuların sloganı, "Farklı bir grup insan!"dı.

En ufak bir şiddete başvurmadan gerçekleşen protestoda ciddi bir sosyal yaraya parmak basılıyordu.

Habere göre, Higienópolis sakinleri imza toplayarak, semtlerine metro istasyonunun yapılmasını engellemişlerdi. Gerekçe olarak da, metro istasyonu yapıldığı takdirde, mahalleye daha düşük gelir grubundan insanların, dilenci ve evsizlerin gelebileceği endişesini göstermişlerdi.

Eyalet meclisi her ne kadar tamamen teknik sebeplerle Higienópolis istasyonundan vazgeçildiğini bildirse de, protestocular zengin tabakanın gücü karşısında duramayan meclisin kararından vazgeçtiğini düşünüyordu.

Gelir dağılımındaki adaletsizlik, zengin ile fakir arasındaki uçurumu iyice açıyor. Bir tarafta öfke birikiyor, diğer tarafta korku...

Korkunun harcattığı paralar bir havuzda toplansa çok ciddi meblağlara ulaştığı görülecek. Binaların etrafına yüksek duvarlar örülüyor. Duvarların üzerine helezon ve elektrikli teller çekiliyor. Bahçe duvarlarından bina çevresine, girişten asansör ve katlara kadar kamera döşeniyor. Yetmiyor, güvenlik elemanları istihdam ediliyor...

Çare bu mu?

Bu şekilde geçici çözümler üretilmiş gibi oluyor. Ya o duvarların dışına çıktığınız zaman?

Türkiye 90'lı yılların sonuna doğru tanıştı, yüksek duvarların içine girip lüks evlerde yaşama biçimi ile. Bu türün ilk örneğini oluşturan site oldukça büyük, lüks ve İstanbul'un epeyce dışındaydı. Arabası olanın değil, en az iki arabası olanın ancak yaşayabileceği bir yerdi.

Ailenin rüştünü ispat etmek isteyen oğlu bu projeyle çıkmıştı babasının karşısına. Baba, "Projeye başladık ama bu proje bizi batıracak diye çok korkuyordum." diyor. "Fakat tam tersi oldu. Evler leblebi üzüm gibi daha temelden satıldı, bitti." Arkasından başka örnekler çıktı ve şimdi o yerlerde arsa bulmak ne mümkün...

Varlıklılar, evsiz, fakir ve muhtaç insanları gözlerinin görmeyeceği mekânlara çekilirken aslında kendilerinden kaçmaya çalışıyorlar galiba. Çünkü gözler fakirleri gördükçe, vicdanlar mesuliyetleri hatırlatıyor.

Sorumluluklar kaçarak ortadan kaldırılamıyor, hâlbuki tam tersine birikiyor ve vicdanda azaba döşüyor. Azap da eğer, fakir halkın problemine çözüm üretme noktasında harekete geçirici olmazsa bu sefer vicdanı tefessühü başlıyor. İki taraf da ahlakından ve insaniyetinden kaybetmeye başlıyor.

Bu da zarar içinde zarar demek.

Çare, bir tarafın şefkat duygularını, diğer tarafın da şükran hislerini harekete geçirecek sistemlerle toplumu kaynaştırmakta. Problemleri çözerek vicdanları da insanları da rahatlatmakta.

Zenginler surların içine de çekilse, "farklı bir grup insan" gelir o kalelerin kapısının önünde kokoreç pişirir, kapının iki yakasına ip gerip çamaşır kurutmaya başlar.

Ya sonra? Bu protestolar hep böyle sakin ve şiddetten uzak başlayıp, sakince biter mi?

Etiket :

Mensup olmak başka, inanmak başka bir şey

    12 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

En pahalı şeylerden birisi, belki de birincisi hürriyettir. Dünya küçüldükçe, ihtiyaç kalemleri çoğaldıkça ve de alışkanlıklar birçok lüzumsuz şeyi çağdaş insanın zaruri ihtiyaçlar listesine kaydettikçe, hürriyet, paha biçilmesi imkânsız bir kıymete ulaşıyor.

O yüzden olsa gerek, bağımsızlık yerine, karşılıklı bağımlılık gibi kavramlar tedavülde şimdi. Bir arada ve birbiri ile sıkı ilişkiler kurarak yaşama zarureti elbette ki birtakım sınırlamalar getirir. Bu sınırlar aynı zamanda belli bir hiyerarşiyi doğurur. Ve açık bir gerçek var ki, bu hiyerarşide üstte olmanın şartı, bugün, güçlü olmaktan geçmektedir.

Birinci ve ikinci dünya savaşlarının ardından ortaya çıkan Kavimler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi yapılar açıkça göstermektedir ki, zayıflar, en zaruri ihtiyaçlarında bile öncelikle daimi üyelerin çıkarını gözetmek, sonra kendi hayati ihtiyaçlarını düşünmek gibi bir erdeme ulaşmalıdırlar! Aksi takdirde vetoyu yiyerek terbiye edilirler.

Bir devlet, siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel ve askerî güçlerini, bilim, teknoloji, tanıtım gibi yardımcı unsurlarla takviye edebildiği ölçüde kendi coğrafyasında ve dünya coğrafyasında milli varlığını koruyabiliyor ve isteklerini masaya koyabiliyor.

Bu açıdan gelişmekte ve güçlenmekte olan ülkelerden biri Türkiye ise diğeri de Brezilya'dır. Brezilyalılar, Türkiye'nin, sahip olduğu güç unsurlarını uluslararası alanda fazlasıyla temsil edebilme kabiliyetini gıptayla seyrediyorlar.

Coğrafi açıdan Türkiye kadar şanslı olmasalar da diğer konularda Türkiye'den daha ilerideler ve Türkiye'nin siyasi temsil tarzını dikkatle takip ediyorlar. Daimi üyelerden sonra gelen ve bulunduğu yere sığmayan ülkeler arasındaki yakınlaşma da güçlülerin dikkatinden kaçmıyor.

O yüzden, yöneticilere isteklerini kabul ettirmekte zorlanma ihtimalinin yüksekliği, güçlüleri çok yönlü hareket ederek işi şansa bırakmamaya sevk ediyor. Tabii ki bu ihtimal de bütün dünyada olduğu gibi İslam'a yapıştırılmaya çalışılan "terör, şeriat devleti, şiddet, burka" gibi enstrümanlar üzerinden yürüyor.

Eğer Brezilya halkının, belli korkularla Türkiye ve Türklere ihtiyatla yaklaşması temin edilebilirse, milli güç unsurlarında çatlama meydana getirilmiş olacak. Bu da Brezilya yöneticilerinin elini bağlayarak, uluslararası alanda hür hareket edebilme kabiliyetini sınırlamanın yolunu açacak.

Aslında bu problem İslam ve Müslümanlara mahsus değil. Hıristiyanlar da ağır darbeler alıyor. Özellikle papazlar ve ruhanilerden dine uymayan fiiller irtikâp edenlerin çarşaf çarşaf yayınlanışına hep birlikte şahit oluyoruz.

Hâlbuki günaha giren ruhaniler olabilir, vardır da... Problem, ekseriyeti masum olan bir kitleyi ve onların arkasından giden yüz milyonların samimi duygularını bir avuç insanın beşeri zaaflarında boğma girişimidir...

Hıristiyanlar paskalya günlerini yaşıyor. Gazetelerin birinci sayfalarında tevazu, mahviyet ve kardeşinde fani olma gibi duyguları sembolize eden ayak yıkama merasiminin boy boy fotoğrafları var. Foto muhabirlerinden birisi, kardinalin kendisinden daha altta bulunan ruhanilerden birinin ayaklarını yıkamakla yetinmeyip, öpüşünü yakalamış.

Bir tarafta bu var. Diğer tarafta da Rio'daki okul katliamı ile başlayan ve Ergenekoncular ihtiyaç duydukça ABD'den ses veren bir Türkiyelinin röportajı var. Türkiye aleyhine verip veriştiriyor. Ne aslı var ne de astarı...

Kullanılan enstrümanlar da figüranlar da sınırlı. Ama yıkmak kolay olduğu için, aynı kazma ve aynı küreklerle, her yerde aynı faaliyet devam ediyor. Hürriyetin bedelini ödeyip, tahripçilere boyun eğmemek de gerçekten inanmışların boynuna borç oluyor. Mensupların çokluğu değil, tam inanmışların çokluğu önem arz ediyor böyle zamanlarda. Tahripçiler, papazlarda olduğu gibi Müslümanlarda da malzemelerini mensuplar arasından seçiyor çünkü.

Etiket :

Konu Kadir Topbaş Bey

    12 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

"Türkiye uluslararası alanda çok iyi bir yere geldi." diyor, eski senatörlerden ve şimdi São Paulo Ticaret Odası başkan yardımcılığıyla birlikte Büyükşehir Belediyesi'nin Uluslararası İlişkiler Koordinatörlüğü'nü yürüten Alfredo Cotait.

Alfredo Bey'in ardından sözü, C 40 São Paulo Summit Koordinatörü Carlos Fukuhara alıyor. Adından da anlaşılacağı gibi Fukuhara Japon asıllı. Söylendiğine göre Japonya'dan sonra en fazla Japon'un yaşadığı ülke Brezilya imiş.

Fukuhara, mayıs ayı sonunda São Paulo'da dünyanın kırk büyük şehrinin belediye başkanlarının bir araya geleceği toplantıyı anlatıyor. Toplantıda büyük kentlerin büyük dertlerine kafa yoran kırk başkan, özellikle çevre şuurunu merkeze alarak bilgi ve tecrübe aktarımında bulunacak, ortak problemlere birlikte çare arayacak.

Programa New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg başkanlık yapıyor. Eşbaşkan da São Paulo Büyükşehir Belediye başkanı. ABD'den bir iki büyük kentin daha belediye başkanı geleceğini bildirmiş. Paris Belediye başkanı ve diğer davetlilerin çoğu çağrıya icabet cevabı vermişler.

Çevre şuuru esas alındığı için programa dair ne varsa çevreye uyumlu olarak tasarlanmış. Mesela başkanlar havaalanlarından elektrikli arabalarla alınacaklar. Programda tek bir kâğıt bile kullanılmayacak.

Başkanlar Güney Amerika'nın en büyük parkına kendi ülkelerinin plakasını taşıyan birer ağaç dikecekler. İbirapuera, Brezilya'nın bitki çeşitliliğini aksettiren çok güzel bir park. Özellikle hafta sonları dolup-taşıyor. "Ağacı yaşatmak da o ülkenin insanlarına düşecek." diyor Senatör Alfredo Bey.

Bu cümle Brezilyalıların dışa açık, sıcak tarafını gösteriyor. Japonlar gibi İtalyanlar ve Almanlar da çok bu ülkede. Şimdi Çinliler çok yoğun ilgi gösteriyor. Brezilyalılar için Alman ya da İtalyan olmanın menfi bir tarafı yok. Çeşitlilik Brezilyalıları korkutmuyor.

Belediye başkanları arasında Kadir Bey de bulunup, İbirapuera'ya Türkiye ağacını dikmesi üzerinden, "Türkler neden burada olmasın?" mesajını verdi Alfredo Bey. "İlk fırsatta İstanbul'a gitmek istiyorum." dedi ardından da.

İtilip-kakılan, varlığından haberdar olunmayan, olsa da hoş olmasa da, hatta bulunmasa daha iyi kabilinden mimiklerle karşılanan ülkeler var dünyada. Türkiye için bu tür şeyler tarih öncesinde kalmış gibi. Şükürler olsun, artık "Geliyorlar mı?" ya da "Yeter ki gelsinler" denilen bir ülkeyiz.

"Hangi belediye başkanları geliyor?" sorusunu cevaplarken, program koordinatörü Fukuhara hepimizi hüzünlendiren bir cümle söylüyor ve orada bir müddet sükût ediyoruz: Tokyo Belediye başkanı da mutlaka gelmek istiyordu ama deprem ve tsunamiden dolayı...

Belediye başkanları isterlerse, yanlarına bir grup işadamı alıp bir hafta önceden gelebileceklermiş. Brezilyalılar ticarete çok açık insanlar ve ticarî ilişkileri çok önemsiyorlar. Başkanlar kendi programlarını takip ederken işadamları için de iş görüşmeleri ayarlanacakmış.

Fukuhara, "Kadir Topbaş Bey'den davetiyenin ulaştığına dair yazı aldık ama..." diyor, sonra da "Eğer gelirse..." girizgâhıyla başlayan cümlesini ilave ediyor. Bayrakla, vatanla, sahip olduğumuz pasaportla kuru kuruya övünmek değil, başkalarının göz bebeklerinde "siz olmazsanız olmaz" manasını okuyarak şükretmek bir başka oluyor.

Mayıs sonunda São Paulo'ya dünyanın kırk büyük kentinin belediye başkanları gelecek. Ama görüşmeden edindiğim intiba ve duyduğum cümlelerden anlıyorum ki, diğer ülkelerin içinde bizim başkanımız Kadir Bey asla kırk kişiden birisi olmayacak.

Etiket :

ilk 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Son

GÜNCEL

REKLAM

Blog ve Köşe Yazıları

EN ÇOK OKUNANLAR

DOSYA

RÖPORTAJ