Hamdullah ÖZTÜRK

Daha kaç 24 Nisan sayacağız?

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Ezilenin yanında yer alma psikolojisi, insana yakışan bir haslet olmakla beraber, eğer bilgi noksanı varsa istismara kapı açıyor.

Görebildiğim kadarıyla, Güney Amerika'daki soykırım anıtlarının altında biraz da bu sebep ve istismar var.

Ermeni lobilerinin temasları ve oy potansiyellerinin siyasiler üzerinde baskı unsuru olarak kullanılmalarının rolü elbette ki görmezden gelinemez. Aynı şekilde hakikatin ve vicdanın kararlar üzerindeki rolü de görmezden gelinemez. Haklılık ve vicdanı harekete geçirme faslı ihmal edilmiş olsaydı, baskı gruplarının faaliyeti ancak geçici faydalar sağlayabilirdi.

Ermenilerin 2015 planlarından bahsedenler, önümüzde kalan birkaç yıl içinde yüz senedir sürdürülen hedefli çalışmayla baş etmenin zor olduğunu düşünüyor ve daha pratik yollar keşfetmenin zaruretini dile getiriyorlar. Bu endişelerde haklılık payı olabilir. Ancak biraz da muhayyel bir durum üzerine tezler üretiliyor gibi. Yüz yıllık bir plana kafalar kilitlenince Fransa'da çıkan kanun da bu planın finale gidişinin başlangıcı olarak görülüyor.

Şahsen Ermenilerin birkaç sene içinde yüz yıllık planlar neticelendirebileceğini zannetmiyorum. Aksine karşı tezi kanunla konuşulamaz hale getirmenin altında ciddi korkular olmalı. Görüşüp konuştuğum Ermeni temsilcilerinde fazlasıyla parçalı bulutlu bir hava müşahede ettim. Ermenilere destek olmak amacıyla anıt diken ve kutlamaları finanse edenlerle görüşünce de tek kanaldan beslenmenin zafiyetine şahit oldum.

Yani bazı ülkelerde -özellikle ABD- seksenli yıllardan beri Ermeni konusu gündeme geliyor, birtakım tedbirler alarak da savuşturuluyordu. Ama işin harareti geçtikten sonra bu konuyu bir daha gelemeyecek şekilde çözücü çalışmalar başlatılamıyordu. Son zamanlarda Yahudi lobilerine para ödeyerek yasak savmaktan vazgeçip, kendi göbeğimizi kendimiz keselim düşüncesinin ağırlık kazanması önemli bir gelişme. Ne var ki burada da çözüm bekleyen bazı problemler var.

Mesela devletin sivil toplum algısı bunlardan birisi. Henüz sivil inisiyatif tarafından gerçekleştirilen faaliyetler hususunda kuşkular devam ediyor. Kendi vatandaşını kendisine rakip görme anlayışı maalesef geçilebilmiş değil. Emir-komuta işleyişi dışında cereyan eden işler, kuşkunun da ötesinde öfkeyle karşılanabiliyor. Bir nevi iktidarın şeriki gibi algılanabiliyor. Küçümsenemeyecek reformlar yapıldı ama ne yazık ki sivil inisiyatif konusundan yararlanabilecek nokta-i nazarların oluşması için daha çok zamana ihtiyaç var. Devletin halkından, halkın devletine geçebilmek epeyce bir iç değişiklik istiyor.

Devlet sıfır düşman politikasını uygulayabilmek için güçlü olmak zorunda. Gücü sınırlı devletlerin bizim coğrafya gibi yerlerde bunu başarması çok zor. Zaten bu zorluklarla her gün yaka-paça olunuyor. Ama sivillerin diyaloğunda devletin gücü etkili olmakla beraber hissesi diğerine göre çok daha az.

Avrupa ve ABD gibi ülkelerde hadise tarihten gelen siyasi boyutlarıyla arz-ı endam etse de Brezilya ve diğer Güney Amerika ülkelerinde öyle değil. Buralardaki Ermeni diasporasının gücü de abartılacak kadar değil. Mağdurun yanında yer alma psikolojisi zannediyorum ki daha ağır basıyor.

Mesela Başkan Dilma Rousseff Yahudilerin soykırım gününe katıldı. Yahudi ileri gelenlerinin önünde yaptığı konuşmada, Ortadoğu'nun da artık barış içinde yaşama zamanının geldiğini ifade etti. Sonra soykırım meselesinin bir daha asla olmaması gerektiğini vurguladıktan sonra Filistin meselesini ustaca ifade etti. Yani soykırım programında rahatlıkla İsrail'in yaptıklarına dikkat çekerek Filistin'e arka çıkmaktan çekinmedi.

Böyle bir coğrafyada Ermeniler gibi bizlerin de kendimizi ifade etme imkânlarımız var. Bu ülkeler, Ermeni anıtının açılışından dolayı, Başbakan'ın programını keserek Arjantin'e gitmemesinden etkilenmekle beraber "özgürlükçülükleri" Ermenilere verdikleri desteği geri almalarına asla izin vermiyor. Bunun yolu hadiseyi bir de bizim açımızdan anlatıp, ikna etmekten geçiyor. 24 Nisanları savmak değil, tezi çökertmek gerekiyor yani.

Etiket :

Yaşamak, dolu dolu yaşamak

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Büyük şehirlerin keşmekeşi insanı belli belirsiz koşuşturmaların labirentlerinde oyalayıp duruyor. Bir fırsat yakalayıp, beşer elinin çok az değdiği, tabii ortamlara çıkınca seçilebiliyor hayatın gerçek yüzü.

Metropollerin semadaki yıldızları bile görünmez kılan sahte ışıklarının ulaşmadığı yerlerde fark ediyor insan sayısız mahlûkattan sadece biri olduğunu. Oysa şehirler, insanı, insanların içinde bile kaybedebiliyor.

Kaç kişi faturaları ödeyebilme telaşını aşıp da fark edebiliyor etrafındaki hayat parıltılarını? Kudretten birer mektup gibi adresimize gelen mesajları kaç kişi okuyabiliyor? "Haberi yok çoğunun bu yaşanan dünyadan. Dalgınlıkta eriyor sabahlar ve akşamlar" mısraları durumumuzu gayet güzel özetliyor.

İnsanlık bu mu? Hayır... Akıl, fikir, gönül ve daha nice muhteşem merkezlere sahip âdemoğlunun tek derdi fatura peşinden koşmak olamaz! Ne ki, çok büyük bir ekseriyet için yaşanan acı gerçek bu.

Hayatın rengârenk aynalardan cilvelenen görüntüsünü kaç kişi fark edip de hayrete varıyor. Sübhanallahlarla hayretini dindirmeye çalışıyor? Bir parça ekmekle yetinerek yaşamanın, insan olarak hayatı ve onun muhteşem sergilerinden ibaret olan dünyayı anlayamadan sürdürülmeye çalışılan hayatlardan daha tercihe şayan olduğunu...

Modern dünyanın mükellefiyetlerinden birkaç günlüğüne de olsa sıyrılıp, şehrin biraz dışına çıkabilmek bile yeterli oluyor Hayy isminin tecellilerini müşahede için. Hele bir de Brezilya gibi tabiat harikası bir coğrafyada bulunuyorsanız.

Neredeyse bir seneyi doldurmuştuk bu güzel diyarda ama Sao Paulo'nun dışına çıkabilme fırsatı bulamamıştık. Birkaç aile ve arkadaşla şehrin az ötesinde bir yere gitmeye karar verdik. İyi ki de gitmişiz. İstanbul Boğazı'nın erguvanlarına ne şiirler yazan hisli şairlerimiz, bu ormanlardaki ağaç ve çiçeklerin oluşturduğu renk cümbüşünü seyre dalsalar daha kim bilir neler yazarlardı...

Hayatın adeta fışkırdığı bu münbit arazinin insanları ne yazık ki Kudret kaleminin yazdığı satırlar üzerinden ya Hayy, ya Kayyum, ya Muhyi, ya Mu'id, ya Bedi', ya Mübdi', ya Vacid, ya Musavvir gibi isimleri zikrederek gönlünü serinletecek bilgilere sahip değil. Üzerine ayş u işret örtüsünü çekip, yatıyor.

Keşke diyor insan, Bediüzzaman Hazretleri'nin tasvir ederek konuşturduğu gibi çevremizde her biri Hak'tan bize birer mesaj mahiyetindeki oluşu idrak edip mukabele edebilseydik:

"Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,

Nâme-i nurunu hikmet bak ne takrir eylemiş.

Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:

Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,

Birer burhan-ı nurefşânız biz vücud-u Sânie,

Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz."

Ardından dalgınlıkta eriyen ömürlerin ve ömrünü eritip yok edenlerin dalgın ve gamsızca yaşayışına getirir sözü:

"Böyle yüz bin dille yüz bin burhan gösteririz

İşittiririz insan olan insana.

Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,

Hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.

Sikkemiz bir, turramız bir, Rabb'imize müsebbihiz, zikrederiz âbidâne

Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensup birer meczuplarız biz."

İnsan tabiatın bağrında bu satırlar eşliğinde gezmeye başlayınca fark ediyor hayatın, yaşamanın ne demek olduğunu. Her saniyenin nasıl da bereketlendiğini...

Dolu dolu yaşamak böyle bir şey olsa gerek. Aynı şeyi olaylar ve insanlar üzerinden de yaparak, metropollerin baş döndüren keşmekeşinden marifet dersleri çıkarıp, hayatın her salisesini manalandırarak ömrü bereketlendirebilmek...

Etiket :

At binenin, kılıç kuşananınsa eğer...

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Ne acayip ki, hakikatte hiçbir değeri olmayan şeyler uğruna insanların izdiham yaşadığı bir çağda bulunuyoruz.

Eldeki ne kadar kıymetli olsa da, değeri, muhatap kitlede uyarılabilen alaka miktarıyla sınırlı kalıyor. İletişim imkânlarının artması, insanların iyi şeylerden haberdar olup, onları tercih etmesine yetmiyor. Devir, bizler yadırgasak da satış devri ve allanıp, pullanıp dikkatleri üzerine çekenler pazarda yer ediniyor.

Bu noktadan bakınca, ahir zamanda belagatin kıymet kazanacağına dair bilgilerimiz, değerlerimizi çok faklı şekillerde sunabilmeyi de hatırlatıyor olsa gerek. Bir noktaya kaç farklı açıdan baktırılabiliyorsa o kadar farklı kesimin alakası çekilmiş oluyor. Eğer tarifinde olduğu gibi belağat, halin gerektirdiklerini tespit edip, hitabı onlara göre ayarlamaksa, neredeyse herkese özel bir hitap geliştirmeye kadar işin ilerletilmesine ihtiyaç var.

Bugün yeni bir yılın başlangıcı. 2011'e veda ve 2012'yi karşılamak için yapılanlar insanı gayrete getirip, farklı şeyler yapmaya zorluyor. Çünkü 24 ve 31 Aralık akşamlarının arasında gerçekte bir münasebet olmamasına rağmen, ihtiyaçlar iki şeyi birleştirmiş. Böylece son yedi günü adeta parantez içine alan iki akşam için aralık ayının tamamında geceler ışıl ışıl hale getiriliyor. Aralık ayının başına yetiştirilen süslemeler ve ışık taklarının hazırlığının kasım ayında başladığını da dikkate alırsak iki ay öncesinden itibaren insanların dikkati bu iki geceye çekilmeye başlıyor.

24 Aralık akşamı Hıristiyanları ilgilendiren tarafı ile dinî, 31 Aralık ise tamamen seküler taleplerin akşamı. Satış mantığı ikisini bir araya getirebilmiş. Hıristiyanlık açısından yapılanlara bakınca insanların gündeminde yer almak ve özellikle çocukların hafızasına kendi değerlerini kazımak açısından yapılan süslemeler ve şovlar gayet iyi bir fırsat. Ticarî açıdan bakınca dinin insanlar üzerindeki tesirini alış-verişe yöneltmek son derece etkili bir yöntem.

Kasımda başlayan Natal ve Yılbaşı odaklı kampanya nihayete ermiş olsa da marketing açısından süreç devam ediyor. Şubat sonunda Hıristiyanların oruç günlerine ayarlanmış karnaval hazırlıkları insanların gündemini meşgul etmeye başlayacak. Böylece kasımdan şubat sonuna kadar tam bir mevsimlik satış-pazarlama takvimi tamamlanmış olacak. Sonra insanların ilgisini çekmek üzere başka kampanyalar gelecek.

Aynı şey sinema sektöründe de yaşanıyor. Harry Potter serisiyle uzun bir süre dikkatler büyüye odaklandı mesela. İletişim vasıtalarını iyi kullanabilenler elindekini insanların gündemine sokabiliyor. Zaten derinleşme imkânı bulamayan kitleler de bu suni gündemlerin peşinden sürüklenip gidiyor. İçine çekildiği girdabın kritiğini yapabilecek kaç kişi var ki?

İncir çekirdeğini doldurmayacak meseleleri dünyanın her yerinde insanların gündemine sokmayı becerebilenlerin muvaffakiyeti insanı derinden sarsıyor. At binenin, kılıç kuşananınsa eğer fazla söze hacet kalmıyor. Eğer elimizdekinden eminsek, geriye çılgınca çalışmak kalıyor. Çağı idrak ederek, insanların gerçek ihtiyaçlarını onların alaka göstereceği şekilde sunabilmek için çılgınca çalışmak... Fazla söze gerçekten hacet yok. Zira hiçbir şey olmasa Kur'an'ın iki ayetle gösterdiği istikamet yeter.

Birincisi, "İnsan için çalışıp çabaladığından başkası yoktur." İkincisi de "Bizim için çalışanları biz yollarımıza ulaştırırız."

Görüldüğü gibi her iki ayette de ortak nokta çalışmak. Hele bir de ikinci ayette vurgulandığı gibi çalışma Allah için olursa... İşte o zaman çalışıp-çabalamasının sonucunu insanları büyü film ve kitaplarına kilitleyenlerden kat kat fazla netice alınacağı ortada olsa gerek...

Etiket :

Simyacı'nın yazarı mı Orhan Pamuk mu?

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

'Davet edelim, güzel bir akşam olsun buradaki Türkler için.' dedi bir arkadaş. Bir başkası, 'Değmez, beklediğinizin tam tersi olabilir. Tanıyorum ben o şahsı, sonra üzülürsünüz.' dedi.

Bahsi geçen, Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk'tu. Sao Paulo'ya yayınevinin hazırladığı bir program çerçevesinde gelmiş ve buralarda meşhur bir üniversitede konuşma yapacaktı. Programının sadece üniversite ayağını takip ettik. Gerçekten de davet edilse zaten bir avuçtan ibaret Türk toplumu gerçekten de üzülürmüş.

Belki de ciddi bir araştırma yapmak lazım. Neden insanlar biraz alkışlanıp, birtakım ödüller aldığı zaman kendi köklerine tükürmeyi marifet sanırlar? Bu nasıl bir psikolojidir?

Kar romanını yazdığı zaman hakkında yapılan eleştiriler arasında Nobel'in fazlasıyla politik bir ödül olduğunu, bu ödüle, kendi toplum yapılarını küçümseyen, kodlarını farklı şekillerde çözerek ilgili yerlere hizmet verenlerin mazhar olduğunu yazanlar olmuştu.

Doğrusunu söylemek gerekirse o zaman bu tür yazıları yadırgamıştım. Şimdi de yadırgarım. Çünkü ortada eserleri olan insanları, ödül veren yerlere göre değil de eserleri üzerinden tenkit etmek daha doğru geliyor. O yüzden falanlar ödül verdiyse şöyledir, filanlar ödül verdiyse böyledir gibi değerlendirmelere hiç sıcak bakmadım.

Nobel gibi ciddi bir ödülü alan insanların belli bir seviye insanı olarak davranacaklarını düşünüyordum. Yazmak gibi zahmetli ve beyin çatlatan düşünce ameliyelerinin insanlara çok şey kazandırdığını biliyorum. Hem böyle emek verip hem de neticesinden mahrum kalmak ciddi bir hüsran olsa gerek.

Orhan Pamuk'un Mackenzie Üniversitesi'nde, topu topuna on dakikalık konuşmada devirdiği çamları görünce "Aman Allah'ım!" dedim. İnsan bu durumlara da düşebiliyormuş.

Tehlike altında olduğundan dolayı Türkiye'de yaşayamadığından başlayıp, Ermeni soykırım iddialarına kadar uçan yazarımız, en son bugün Türkiye'yi yöneten iktidar ile Ermeni meselesi gibi yüz yıllık olaylar arasında bağlantılar kurabildi. Dinleyenler sanır ki o zaman tehcir kararının altında Tayyip Erdoğan'ın imzası varmış!

Brezilyalı soruyor: "Doğu kültürünün üzerinizdeki tesirleri nelerdir?" Sayın yazar, Doğu kültüründen hiçbir tesir almadığını, Fransız ve İtalyan kültürü ile yoğrulduğunu anlatıyor. Doğu'dan hiçbir tesir almamış! Doğduğu, büyüdüğü, havasını teneffüs ettiği, ekmeğini yiyip suyunu içtiği toprakların tesirinden nasıl kurtulabilmişse! Böyle bir şeyin imkânı var mı?

Bunu bir de Paulo Coelho gibi, genel olarak Doğu'da değil, İslam kültürünün hamuruyla malzemesini yoğurarak Simyacı adlı eseri yazan bir insanın ülkesinde söylüyor. Bizim Pamuk'un hiçbir etki almadığı kültürü, Coelho oralardan fark etmiş. O kültüre ait değerlerle yoğurduğu eseri de, otuz ülkede on sekiz milyon gibi ciddi bir satış rakamına ulaşmış.

Ne kadar ilginç değil mi? Bizim dünya çapında yazarımız ise hiçbir etki almadığını iddia etmeyi marifet biliyor. Bir de ekliyor: Türkiye kadar zulme maruz kalınan, kadınların durumunun korkunç olduğu başka bir dünya ülkesi yokmuş.

Türkiye bütün dünyanın gözlerini kamaştırarak yükselirken meğer Orhan Pamuklar bu yükselişten hiç nasip alamamış. Ya da yükseliş bazı insanlar için tam ters manaya geliyor. Ne denir ki? Coelho kadar kendi kültüründen nasiplenemeyen, hatta farkına bile varamayan insan için söylenecek bir şey kalmıyor, "Haktan ayan bir nesne yok. Gözsüzlere pinhan imiş." demekten başka.

Etiket :

İlginç bir sadakat hikâyesi

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Kültürler Arası Diyalog Platformu'nda dua eden insan fotoğraflarından oluşan bir sergi düşünülmüştü.

İnancı batıl da olsa, hatta inançsız da olsa acziyet içinde yakarışa geçen insanların yüz ifadelerindeki benzerlik dikkatini çekmişti bir arkadaşın. O sergi açılabildi mi bilemiyorum. Bildiğim, o konuşmaların uyardığı dikkatle olsa gerek sık sık rastlaşıp, selamlaştığım birisinin hali bende fazlasıyla alaka uyarıyordu.

Bir ara konuşma fırsatı oldu. İnançlı ve idealistti. Din merkezli bazı değerler etrafında oluşturulan hatırı sayılır bir comunidadenin mensubuydu. Derken bir gün ani bir kararla çantasını alıp, doğup-büyüdüğü diyardan ayrılmış. Gelmiş bizim Zaman ofisinin arkasındaki ince sokağa yerleşmiş.

Sebebini sordum, "Boş ver." dedi. İnançlısın, herkes senin gibi ceketini alıp giderse meydan kimlere kalır, türünden cümleler sarf ettim. "Öyle değil, comunidadenin içinden geldi." dedi. "Nasıl yani?" der gibi gözünün içine baktım.

Durdu, iç geçirdi ve "Sadakatime çamur attılar." dedi. İyi ya "Madem sadakatinden eminsin, neden kendini ifade etmedin ki? Beyan kabiliyetini Allah insana neden vermiş?" gibi şeylerle biraz daha açmak istedim. Konu fazlasıyla ilgimi çekmişti. İnançlarının ona nasıl bir referans teşkil ettiğini merak ediyordum.

Ben dedi, erkeğin sadakat ve şerefini kadının namusuna benzetirim. Bir kere lekelenince bir daha ne yapsan da eskisi gibi olmaz. Hem böyle şeyler konuşuldukça duyanlar daha da çoğalır. Kim sana ne kadar inanır, belli olmaz ki! En iyisi sineye çekmek! Allah biliyor ya o bana yeter.

Elbette ki Allah biliyor. O takdir etmese bunları yaşamazdın. Mademki çok samimi bir comunidadeniz vardı, şimdi senin sadakatsizlik meselen hiçbir şey olmasa bile, "Burada da böyle şeyler olabiliyormuş fikri uyarmaz mı? Sadakat ve şerefine çamur atanlar yokluğunu fırsat bilip, bunu daha geniş çevrelere yayarak seni de comunidade içinde daha da itibarsızlaştırmazlar mı?"

"Kendi itibarım umurumda değil." dedi. Sol kulağım uzun uzun çınlıyor zaten. Bir gün kulak zarım delinecek zannettim. Muhtemeldir ki, arkadan pek hoş şeyler söylenmiyor. Düşünüyorum da, olsun, sen sus diyorum kendime. Çünkü yapılacak işleri konuşurken, yeri gelir insanlar hakkında bir sürü ihtimal sıralardık. İş konuşmakla, dedikodu yapmayı birbirine karıştırdığımız olurdu. Belki de bunlar da onun cezasıdır. "Konuşup, kendini savunmak mı, yoksa susup, hasarı azaltmak mı?" diye düşününce susmayı tercih ediyorum. Çünkü bizim comunidade gerçekten de iyi bir topluluk. Değerlerimiz çok iyi değerler. Jesus insanların günahları için kendisini feda etmişse, biz günahkârlar da bu kadar fedakârlık yapalım kendi topluluğumuz için...

Adamla konuştukça, muharref de olsa bir inancın, insan ahlakını yüceltişine şahit oluyor ve ona İslam'dan bir şeyler söyleme arzusu hissediyordum. Aklıma Yusuf Suresi geldi. "Biliyor musun?" dedim, "Hz. Yusuf bir gün söylememesi gereken bir şeyi kardeşlerine anlatmış. Onlar da onu kuyuya atmışlar. Ardından Mısır sarayına köle olarak satılmış. Sarayın efendisine sadakatle hizmet eden Hz. Yusuf, adamın namusuna ilişmekle itham edilmiş. Deliller haklılığını gösterdiği halde yedi sene hapis yatmış. Ama sonrası tatlılardan tatlı gelmiş. Bizde bir söz vardır. Başı zehirden acı, sonu da baldan tatlı bir şey varsa o da sabırdır, derler. Bir şiirde de der ki: "Şair der incitenden./ İncinme incitenden./ Kemalden noksan imiş/ İncinen incitenden." İnşallah kader ağlarını örer ve bir gün sen de temize çıkarsın. Ama madem comunidadeni düşünüyorsun, size söylediğim şiirdeki gibi, size bunu yapanlara kırılmayıp, onları affedebilir misiniz?" dedim.

Kırılmamak çok zor. Ama onlara dua ediyorum. İnşallah bir gün incinmişliğim de geçer, galiba ben de Kur'an'da söylendiği gibi ağzımdan bir şey kaçırdım, dedi

Adamdan ayrılırken içimden dua ediyordum: Ne diyeyim. Allah yolunu yanlış yerlere uğramaktan kurtarsın ve seni Habibi'ne hakiki ümmet etsin.

Etiket :

Anadilden de ötesi

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Tüyleri diken diken olmuş bir adam, birkaç saniye süren takdir ve mahcubiyet karışımı bakışların ardından kollarını açıp, karşısındaki yabancının boynuna sarıldı.

Hissiyatı kabarmıştı. Yüreğinden taşan coşku gözlerinden yaş olarak süzülecekti. Herhalde oralarda da "erkekler ağlamazdı."dı ki, karşısındakine sarılarak gözyaşlarını saklama imkânı bulmuştu aynı zamanda... Gırtlağındaki düğüm, çeşminden damlayanlarla çözülünce bir cümle döküldü dudaklarından:

"Bizim zenginler de sizler gibi yapsa böyle olmazdık."

Neticede yardım denilen şey iki kilo etten ibaret bir öğünlük yiyecek. Ama mesele o değil ki. Bazıları fildişi kulelerde yaşarken, aynı imkânlara sahip başka birileri kaz tüyü yorganları kafalarına çekmeyip, günün ilk ışıklarıyla birlikte şehrin varoşlarındaki gariplere yardım götürmeyi seçmişti.

Evet görünen iki kilo etti ama asıl mesele görünmeyende ve söylenilmeyenlerdeydi.

Gözlemlenen şeyler, deruni bir sesle, zekât ve sadakanın köprüye benzetilmesindeki belagatin ne kadar da gerçekçi olduğunu fısıldıyordu bir taraftan. Küçük küçük yardımların ardından hissiyat denizleri dalgalanıyor, gönüllerin dili çözülüyor, kelimelerden ve seslerden azade bir sohbet ayrıldıktan sonra da sükûtun kıvrımları arasında uzayıp gidiyordu. Toplumun farklı sınıfları arasındaki mesafe kaybolup gidiyordu bu muhabbetin halâveti arasında.

Bir kere daha gördük ki, eğer hareketler ve sözler vicdanın soluklarını taşıyorsa, dillerin farklı olması asla anlamaya ve anlaşmaya mani değil. Mesele vicdanlı olmak ve vicdanın sesini soluğunu terennüm edebilmek.

Anadil elbette ki önemli ve başka bir şey. Hemen yanı başımızdaki akraba ve komşularımızın meselesi olduğu halde vicdandan yoksun hareketlerle ileri sürüldüğü için örselenip duruyor. Bir tarafta vicdanın sesi hiç tanımadığımız kimselerle muhabbet imkânı verirken, içimizden kimselerle, hatta ailemizin fertleriyle yeri geliyor iletişim kuramıyoruz.

Neden?

Galiba önemli bir neden, nefis ve ene'lerden fışkıran talepler, anadil gibi masum ve tabii haklara bürünerek güzelleştirmeye çalışıyor kanlı yüzünü. Buna karşılık yine nefsanî ve ego-santirik reaksiyonlar, terörü gerekçe yaparak sürdürüyor, manasız ve mantıksız dayatmalarını. Her iki taraf izafi de olsa memnun bu durumdan. Çünkü onlara göre varlıklarını devam ettirebilmek bu şarta bağlı. O yüzden, en insanî ihtiyaçlara ve taleplere karşı bile sağır olabiliyorlar. Kendi politikalarını kabul ettirebilmek için halka her türlü muameleyi reva görüyorlar.

PKK, Kürt halkının temsilcisiymiş mesela. Ne zaman ve hangi meşru yolla Kürt halkının vekâletini aldıklarını bilen var mı? Örgüt ajandasını oylamaya mı sundular? Yöneticilerini seçimle filan mı getirdiler? Mesela Kürt halkı bu kanlı eylemleri onaylamaz ve örgüt yöneticilerini değiştirmek istese bunu yapabilecek bir yol var mıdır? PKK kendi militanlarının temsilcisidir ama Kürt halkının temsil görev ve yetkisini aldığına dair meşru bir alamet bilinmemektedir.

Herkes biliyor ki milletvekili seçimlerinde bile namluyu dayayıp halkın iradesine ipotek koyuyorlar. Önce sokak sokak gezip tehdit ediyor, sonra sandıkların başına nöbetçiler dikerek örgütün dikte ettiğinden başkasına oy vereceklere gününü göstermek üzere kayıtlar tutuyor. Kendi ajandasının dışında ortaya çıkan çözüm yollarına karşı da en sert ve kanlı yollardan engel olmayı tercih ediyor. Masum talebeleri, kaldıkları yurt binasının içinde cayır cayır yakmaya yeltendi mesela. Gece vakti masum bir aileyi arabalarında tarayıp katletti. Depremi bile istismar etti.

Şimdi her iki taraf da aynı şeyden korkuyor. Kürtlerin vicdanında karşılığını bulan vicdanlı sesler... Eğer vicdanlar sesini yükseltmeye başlamışsa, silah ve bomba gürültülerinin onu bastırması çok zordur. Vicdan konuşmaya başlayınca her türlü ses ve harf lüzumsuz hale gelir. Tüyler diken diken olur, gözler yaşarır, dudaklar ve kulaklar da bu tatlı muhabbete iştirak etmek isterse, o zaman dudaklardan bir çift söz dökülür: "Bunca zamandır neredeydiniz?" Cevap: "Aslında hep yanınızdaydık ama..."

Etiket :

Bayramlarımız da globalleşiyor artık

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Gurbettekiler sılaya dönüş takvimini bayramlara denk getirir eskiden beri. Şimdi eski tarzlar değişmeye başladı. Çünkü bizim insanımız sadece kan bağına değil, insanlık ortak paydasına da bayramlardan hisse ayırmaya başladı.

Bugün bazıları bayram için Erciş'i sıla bilip depremzedelerin yanına gitmiştir. Bazıları Somali'deki mağdurları ziyarete gitmiştir. Hatta Brezilya'ya bile geldiler. Dünyayı evimiz, insanlığı ailemiz haline getirecek kadar himmetleri yükseltenlerden Allah ebediyen razı olsun. İnsan olmanın derinliği hissedilip yaşandıkça insandan başka ne varsa küçülmeye başlıyor. Aşılmayacak engel, varılmayacak menzil olmadığı çıkıyor ortaya.

Yeni bir çağ açılıyor. Izdırap ızdırap tohumları ekilen, dua dua sulanan, hedef hedef büyüyen ve bütün bir dünyayı hanemiz haline getiren bu süreç inanıyorum ki, yeni bir çağın başlangıcını müjdeliyor. Ufuklar açıldı. Kısır döngüler ve başarısızlığın doğurduğu iç çekişmeler yerini şevke bırakıyor artık. İnsanımız kabına sığmaz hale geldi. THY de açtığı yeni parkurlar ve yaptığı tanıtım çalışmaları ile bütün dünyayı tek uçuşla İstanbul'a bağlayacak neredeyse.

THY Brezilya Müdürü Atagün Kutluyüksel ile sohbet ederken fark ettim baş döndüren açılımı. Rio'da yapılan ABAV Turizm Fuarı'na katılmışlar. Türkiye'den gelen otelciler ve acenteler buradaki meslektaşları ile iş anlaşmaları yapmış. Direkt uçuş avantajı ve tanıtım çalışmaları neticesinde 2008 yılında Türkiye'ye bir yılda gelen Brezilyalı turist sayısı on bin civarında iken, üç yılda bu sayı altmış bine ulaşmış. Şimdi hedef bir senede yüz bin turist götürmek. Ayrıca THY, İstanbul aktarmalı olarak Brezilyalı yolcuları Asya, Afrika, Avrupa ve Ortadogu ülkelerine de taşımak suretiyle hem THY'nin Brezilya pazarında daha da güçlenmesini hedeflemiş hem de önümüzdeki yıllarda her gün uçmaya başlayacağı Brezilya'da yolcu talebini sürekli hale getirmeyi hedeflemiş. Şu anda Brezilya'dan Beyrut'a en çok yolcuyu THY taşımakta.

Sadece yolcu taşımak değil mesele. Türkiye'yi tanıtma ve Brezilyalıların gündemine sokma hususunda da ciddi gayretler var. Hatta bir TV dizisi ve bir de film olmak üzere iki adet görsel Türkiye projesi var gündemde. Dizilerin çekimi için haziran-temmuz aylarında Türkiye'ye gelecekler. Bu diziler en çok seyredilen kanal için çekiliyor. Konusu Türkiye'de geçecek olan bu dizi, Ekim 2012 itibarıyla 9 ay boyunca Brezilya TV'lerinde gösterilecek.

Kapadokya`da gececek olan dizilerden birisinin senaryosunu bu konuda en başarılı senarist olarak kabul ve takdir gören Bayan Gloria Perez yazıyor. Perez tarafından senaryosu yazılan ve aynı kanalda iki sene önce yayınlanan Hindistan dizisi reyting rekorları kırmış. Hindistan'ı ilgi odağı haline getirmiş.

Kapadokya buralarda çok meşhur. Bu şöhret biraz da Hıristiyanlığın halk üzerindeki tesirinden kaynaklanıyor. MS ikinci yüzyılda Romalıların zulmüne maruz kalan Hıristiyanları koruyan Saint George isimli azizin Kapadokya'da yaşamiş olduğuna inanıyorlar. Önümüzdeki sene Kapadokya`da çekilecek dizisinin ekim ayında gösterime girmesiyle ayni zamana denk gelecek şekilde, Saint George adına Kapadokya`da Brezilya-Türkiye dostluk heykelinin açılışı yapılacak ve bu açılışın da Türkiyeye ilgiyi artırmakta etkili olacağı düşünülüyor.

Hâsılı gün üzerimize, bulutlar başka ülkelere doğru yol alıyor artık. Art arda açılan yeni uçuş parkurları ile İstanbul, dünyanın merkezi haline geliyor. Ortadoğu'dan Brezilya'ya direkt uçan El-Al Havayolu piyasadan çekiliyor. Bu havayolunun da önemli bir kısım yolcusunu THY taşımaya başlayacak.

Dünya evimiz, insanlık ailemiz haline geliyor. Bayramlar da tüm dünyayı kollarımızın arasına alıp, kucaklaşmanın remzi olmaya doğru gidiyor. Şükürler olsun...

Etiket :

'Gönül ayinesin silmek gerektir kalb-i âgâhe'

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Ebru üstadı Hikmet Barutçugil Bey ve eşi, İmaj müzesinde kendilerini hayranlıkla seyredenlerin meraklı bakışları arasında ebru yaparken, bir taraftan da Esin Hanım'dan gelecek haberi bekliyorlardı. Hz. Mevlânâ'nın yirmi ikinci batından torunu Esin Çelebi, tevafuk eseri aynı tarihlerde São Paulo'ya gelmişlerdi.

Barutçugillerin iştiyakı ve bakışlarındaki heyecan, gönül insanlarının kadrini yine gönül insanlarının takdir edebildiğini açıkça gösteriyordu. Esin Hanım ile aynı ortamda bulunabilmeyi iple çekiyorlardı. Beraberlikleri de müstesna bir edep numunesiydi. Onların halvetini uzaktan seyretmek gönülde ayrı bir lezzet hâsıl ediyordu.

Ebru, sanat olarak çok cazip geliyor yabancılara. Hele Hikmet Bey gibi bir usta varsa ve ebru yapma fırsatı buluyorlarsa sevinçleri çığlığa dönüşüyor. Başkonsolosluğumuzun düzenlediği programda altmış yaşlarında Brezilyalı bir hanımefendi heyecanla kendi yaptığı ebruları gösteriyordu etraftakilere. Ebru ile hat ve resmin birleşmesinden doğan eserler gerçekten de çok güzeldi.

Bu güzellik bir de Hz. Mevlânâ'nın yabancılar üzerindeki vasıtasız gerçekleşen tesirlerini görme fırsatıyla buluşunca sahip olduğumuz argümanlara insanların ne kadar ihtiyaç duyduğunu iliklerimize kadar hissettirdi. Bir de uygun vasıtalarla ciddi çalışmalar yapılsa, ne Hint efsaneleri kalır ortada ne de din görünümlü Uzakdoğu ritüellerinden medet beklenir. Ne yazık ki, şimdi meydan bunların... Tatmin olmayıp da araştıranlar, internet gibi yollardan bir şekilde bizim dünyamıza ulaşıyor. Sonra arayıp, sorup, Esin Hanım gibi işin kaynağında bulunanları davet ediyorlar.

Esin Hanım çok dikkatli konuşuyor. Ne yapıp edip, sözü "Ben Kur'an'ın bendesiyim. (...) Hz. Muhammed Mustafa'nın (sas) ayağının tozuyum" noktasına bağlıyor. İşi başka taraflara çekmek isteyenlere asla fırsat vermemeye çalışıyor.

Brezilya'nın ileri gelen ailelerinden birisine ait, musiki enstitüsündeki programı takip etme fırsatı bulabildim. Musiki icrası ve Esin Hanım'ın konuşmasından sonra soru-cevap faslı açıldı. "Ben Müslüman değilim. Sema yapabilir miyim?" sorusuna, gayet kibar ve ince bir eda ile "Evet, dönebilirsiniz. Sema başka bir şeydir." cevabı verildikten sonra, bütün salon halka olup, "Allah hu" sesleri ile dönmeye başladı. Yüzlerdeki ifade gerçekten görmeye değerdi. Ve böyle bir tatbikat olmadan o sorulara cevap yetiştirmek de mümkün değildi.

Zaman bürosu ve Türkiye-Brezilya Kültür Merkezi'ne ziyaretleri esnasında biraz daha geniş konuşma ve sorular sorma fırsatımız oldu. Esin Hanım Brezilyalılarla üç günlük kamp programı yapmış. Program sonunda iki kişi Konya'ya gelip orada Müslüman olmak istediğini söylemiş. Birkaç kişi de kendilerini çok hazır hissettiklerini ifade etmişler.

Ne var ki, işte problem buradan sonra başlıyor. Uluslararası Mevlânâ Vakfı'nın elinde meşhur Mevlevihanelerimizden birisi yok ki gelenlere Mevleviliği gerçek ortamında gösterme imkânı olsun. Esin Hanım, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Emine Hanım'ın bu konuda çok hassas olduğunu, kendilerine ulaşıp meseleyi anlattıklarını ve onların da çok ilgi gösterdiğini ifade ediyor. Ama diyor, konu, ilgili bakanlıklar ve genel müdürlüklere intikal edince bizim mevzu neticelenmiyor. Yenikapı Mevlevihanesi bir üniversiteye verildi. Canları sağ olsun. Hiç olmazsa üniversite bünyesinde bizler de Mevlevihanelerde eskiden beri icra edilen şeyleri yapabilelim.

Başkent havalarına biraz aşina olduğumdan, bu incelik ve nezaketle neticeye gitmenin zorluğunu Efe Hazretleri'nin mısraları ile dillendirdim kendi kendime: Gönül ayinesin silmek gerektir kalb-i âgâhe / Muhabbet şemsi doğmuşken ne lazım mihr ile mâhe.

Yetkililer hissetmese de Hz. Mevlânâ dünyanın bir ucundaki insanlara ulaşmaya devam ediyor.

Etiket :

Amerika'nın yerlileri ile galiba akraba çıkacağız

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Orhun abidelerinden çok daha eski tarihlere ait vesikalarımız varmış.

Asya steplerindeki cetlerimiz önemli günlerini, kayaların üzerine resimlerle nakşetmişler. Çeşitli bilgiler hakketmişler o taştan zeminlere. Tarih, mazinin derinliklerinde el yordamıyla bulunan küçük parçalar üzerine bina ediliyor neticede. O el bugüne kadar bize göre Batı'dan uzandı dünyanın her tarafına. Bulduklarını yine oraya taşıdı ve tarihe dair ne varsa inşası büyük ölçüde Avrupa'da yapıldı. İlmî araştırmalar sömürgecilikle paralel yürüdüğü için de her zaman bir kuşku vardı diğer insanların içinde. Arkeoloji, antropoloji, sosyoloji ve tarih gibi sosyal bilimlere her zaman bir 'acaba' sorusu ile yaklaşılırdı. Bunun çok haklı sebepleri de vardı.

Neticede öğrendiklerimizin çok önemli kısmı elde edilen bir vesikaya bağlanmış onlarca yorumdan ibaretti. O vesikaları bulup çıkarmak da ancak varlıklı, büyük devletlerin ve o devletlerdeki zenginlerin kurduğu vakıfların fonlarından faydalanabilen yine o ülkelerin insanlarına nasip oluyordu. São Paulo Başkonsolosluğu'muzun düzenlediği ekim ayı faaliyetlerinden birisi de işte bu taşların üzerine kazınmış tarihi ihtiva ediyordu. TRT'de çalışan meslektaşlarımızdan Servet Somuncuoğlu, uzun süren araştırmalar sonunda birçok kaya resmine ulaşmış ve fotoğraflamış. İmaj müzesinde sergilenen fotoğrafları Servet Bey'den bizzat dinleyerek görmek gerçekten farklı duygular uyandırıyor insanın içinde. Resepsiyon akşamı öğrendiğimize göre Servet Bey'in derlediği vesikalar, Asya'nın ancak senenin bir veya iki ayında karların altından çıkma fırsatı bulabilen yüksek bölgelerinde bulunuyormuş. Aynı vesikaların benzerine Ankara'nın Güdül ilçesinde de rastlanmış. Şimdi oradaki resimler üzerinde çalışıyormuş Somuncuoğlu. Vesikalar üzerinden ulaştığı neticelere göre Türklerin dini Şamanizm, din adamları da Şaman değilmiş mesela. Kam denirmiş din adamlarına. Orta Asya Türkleri Pagan değil, aksine tek tanrıya inanırmış ve İslamiyet'i hızla kabul etmelerinde mevcut inançlarının İslamî akideye yakınlığı müessir olmuş.

Servet Bey anlatırken tabii olarak heyecanlanıyordu. Tarihe dair bildiğimiz şeylerde önemli değişiklikler olabileceğini görmenin heyecanıydı bu. Aynı zamanda heyecana heyecan katan bir başka husus da yolunun bundan sonra Latin Amerika'dan geçme ihtimaliydi. Çünkü bir sergi için geldiği Brezilya'da, aynı resimlerin benzerlerinin Brezilya ve Şili'de de bulunduğunu öğrenmiş ve temaslar kurmanın yollarını aramaya başlamıştı. Başkonsolosluğumuzun Brezilya'nın hatırı sayılır üniversiteleri ile teması neticesinde varılmıştı bu tür bilgilere ve o üniversitelerde kaya resimleri üzerine araştırmalar yapıldığına. Amazon "amma da uzun"dan, Niyagara da "ne yaygara"dan gelen Türkçe kökenli kelimelermiş derdik ve gülerdik. Şimdi gülerken biraz daha düşüneceğiz galiba.

Latin Amerika'daki medeniyet kalıntılarının batıda yani Ant dağları ile Büyük Okyanus arasında bulunması düşündürüyor insanı. Eğer gerçekten bir dönem Bering boğazından Alaska'ya geçiş olduysa Kuzey Amerika'dan güneye doğru inen insanların batı kıyısında kalması son derece anlaşılır bir şey. Dünyanın en yüksek ve en uzun sıra dağlar silsilesini, yani Ant Dağları'nı aşıp, Güney Amerika'nın doğusuna ulaşmak bir hayli zor. Tabii şartlar buna müsaade etmeyecek kadar çetin. Kaya resimleri üzerindeki benzerlik ve tarihlerdeki yakınlık bu konuyu araştırmak lazım diyor. Servet Bey de temaslara başladı. Başkonsolos Mustafa Bey ve yardımcısı Gökçe Hanım'ın, bir serginin böyle dallanıp budaklanacağına dair bir öngörüsü var mıydı bilemiyorum. Gerçek şu ki, gelinen nokta eğer araştırmalarla derinleştirilerek doğrulanabilirse Latin Amerika'nın sıcakkanlı insanlarına kanımız daha da ısınacak galiba.

Etiket :

Harekette bereket var

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Türkiye'nin günde birkaç defa değişen gündeminden kendimi ısrarla uzak tutuyordum.

Geniş, ferah ve hayatın, deniz dalgalarının taşıdığı köpükler gibi sathi yaşandığı Brezilya'da, mecramı arıyordum. Her yerde bir hız var; Türkiye'de cereyan eden köklü değişimin baş döndürücü hızına mukabil, burada ateş böceğinin feneri gibi yanıp sönen, anlık hayatların suni hızından yanılan gözlerin, seyrine doyamadığı ışık şehrayinleri var.

Her şey o kadar kanıksanmış ki, pürneşe görünenlerin kahkahalarına biraz dikkat edince, öyle olması gerektiği için atıldığını fark ediyor insan. Öyle olması gerektiği için yaşanan hayatların düşüncesi bile yoruyor. Ya o hayatı yaşayanlar?

Var olmanın, hayatın ve ölümün manasını bilerek yaşamak başta olmak üzere, şükredecek ne çok şeye sahibiz.

Bu duygularla haşr ü neşr iken, takriben bir senedir kendimi bilerek tecrit ettiğim Türkiye gündemine dönmek ve olup bitene bir göz atmak istedim. Biraz da, hafta içi aldığım bir elektronik mesaj sebep olmuştu bu isteğe. Mesajın altında yazan ismi hatırlamasam da üslubu tanıyordum ve muhtevanın kime ait olabileceğini kesin denilebilecek kadar kuvvetle tahmin edebiliyordum.

Bir uçtan öteki uca, Türkiye'nin renklerine ait ne kadar yayın varsa, fikir alabileceğim kadarıyla hepsine göz attım. Gelen mesaj tahmin edebildiğim kadarıyla İslami gruplardan birisinin ön safındandı.

Üzüldüm.

Vahy gibi müstesna bir kaynağa yaslandığını iddia edip, sonra ne diyeceğini bilememek ne kadar da acı!

Türkiye'nin seküler kanadında, kayda değer bir dalgalanma göze çarpmıyordu, görebildiğim kadarıyla. İslamî taraftan bazıları ise boşalan alanı görüp, meydana çıkmak ve bir şeyler demek istiyor, ne diyeceğini bilemediği için okunan sabah ezanlarına sataşmayı tercih ediyordu.

Ne yazık ki, bunu yaparken de gecenin örtüsüne sarılıp, maziye gidenlerin karanlıkta ürettiği malzemeleri kullanıyordu. Hiçbir iddiam yok. Sadece bildiğim kadarıyla ben de kulağımı vahye verip, bu ses kime ait olabilir diye o kutlu kaynağa müracaat ettiğim zaman, adresi çok net gördüm ve bir kere daha üzüldüm.

Türkiye'nin güneşi yükseliyor; bunda hiç şüphem yok. Bu fani dünyadan ebedi hayat için lazım olanları toplarken, aynı camide saf tutanlar, ihlâs gibi kıymetli bir esasa rağmen, ganimet toplama sevdasına düşen "Müslüman" kardeşlerinin kayboluşunu da ibretle seyredecek galiba.

Neticede "Burası dünya. Gülün bile dikeni var." diyerek, Brezilya gündemine döndüm. Bu hafta, Brezilya'daki bir avuçtan biraz fazla yer tutan bizler için önemli bir hafta. Sao Paulo Başkonsolosluğumuz 29 Ekim eksenli olarak yoğun faaliyetler planlıyordu. Şimdi icra vakti geldi. 11-23 Ekim arasında üç etkinlik birden gerçekleştiriliyor.

Birisi mutfağımızı Brezilya'da tanıtmak üzere Sao Paulo'nun elitlerinin yemek yediği Alex Atalan'ın lokantasında devam eden yemek haftası. Aynı program Brezilya yemeklerini Türkiye'de tanıtmak üzere buraya gelen Murat beylerin lokantasında da yapılacak. Diğer iki program ise Servet Somuncuoğlu'nun Orta Asya'da çektiği fotoğraflardan oluşan "Orta Asya'da Türk İzleri" sergisi ve Hikmet Barutçugil'in "Su Düşleri" ebru sergisi.

Harekette bereket var. Allah ne yapacağını bilemeyenlerden etmesin.

Etiket :

ilk 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Son

GÜNCEL

REKLAM

Blog ve Köşe Yazıları

EN ÇOK OKUNANLAR

DOSYA

RÖPORTAJ