Hamdullah ÖZTÜRK

"İşte bütün sır tam o anda çözülüyor"

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Sağ ayağını kullanamadığından şikâyet eden bir hasta gelmiş Renate Jost de Moraes'lere. Hasta ile konuştuktan sonra tedavi süreci başlamış.

Renate Hanım bir noktanın altını çiziyor, hastanın değişimi kabul etmesi ve güvenmesi lazım. Bir de bu tür hastalar genelde güven kaybına uğramış ve dolayısıyla istenemeyen, sevilmeyen birisi olarak görüyorlar kendilerini. Eğer ufak bir sevgi emaresine ulaşılabilirse problem çözüm yoluna giriyor.

Hasta ile mülakatlar başlamış. Seanslar sonunda bir noktaya ulaşmışlar. Sağ bacağını kullanamayan çocuk henüz annesinin karnında iken duyduğu bir tartışmayı anlatmaya başlamışlar. Annesi ile babası tartışıyor ve bir ara baba sinirli bir ses tonu ile çocuğun doğmasını istemediğini söylüyor. İlginç değil mi? Henüz anne karnındaki cenin dışarıda yaşanan bir tartışmayı nakletmeye başlıyor.

Doktor devreye girip soruyor. Peki, o esnada sen ne yapıyorsun? Kendine bak. Nasıl bir tepki verdin? Çocuk "Sağ bacağımı karnıma doğru çekerek katlıyorum." diyor. Böylece hastalığın zahirî sebebine ulaşılmış oluyor. Bundan sonraki aşamanın babayla devam etmesi gerekiyor. Çünkü çocuğun probleminin temelinde babası tarafından istenmediğine dair bir bilginin bilinçaltına kodlanmış olması yatıyor. Eğer babanın çocuğu istememe sebebi, çocuğun zatını istememek değil de, aslında çocuğu koruma maksadına bağlı ise, hasta için ümitler canlanmaya başlıyor. Ama baba gerçekten de çocuğu istemiyorsa o zaman yapacak pek bir şey kalmıyor.

Çocuğun babası ile yapılan görüşmelerde baba o anı hatırlıyor ve sebebini ortaya koyuyor. Sebep uzun bir seyahate çıkmak mecburiyetinde oldukları için çocuğun zarar görme ihtimalinden kaynaklanan korku imiş. Yani "annenin hamile haliyle seyahate çıkma mecburiyeti ya çocuğun başına bir şey gelmesine sebep olursa" korkusuymuş babaya o cümleyi söylettiren. Çocuk bunu duyunca düğüm çözülmeye başlıyor ve sağ bacağındaki problem hemen o andan başlayarak çözüm yoluna giriyor.

Problem ne olursa olsun netice itibarıyla sebepler genel kaideleri ihlalden kaynaklanıyor. Şimdi burada Efendimiz'in "Irzınıza ve dilinize sahip olun, cennete girmenize kefil olayım." sözlerini hatırlamamak mümkün mü? Demek ki insan dilini tutmayı bilse ve bir problemi ortaya koyarken ses tonu ve üslubuna dikkat ederek konuşsa daha bilmediğimiz nice problemlerin sebebi hiç oluşmayacak.

Bir başka örnek de şöyle: Kendisini satarak geçinmek zorunda kalan bir kadın hamile kalır ve çocuğunu dünyaya getirir. Fakat çocuğun kendi nahoş ortamında büyümesini de, annesinin halini bilmesini de istememektedir. O yüzden bir gün bebeği ninesinin kapısının önüne bırakıp gider. İşte o an çocuğun bilinçaltına nakşolur. Kendisini soğuk bir kış günü kapı önüne bırakılmış biri olarak düşünerek büyür. Ve bu bilgi onun ağır psikolojik problemlerle boğuşmaktan yorgun düşmesinin sebebini oluşturur. Fakat kendisi bunun şuurunda değildir.

Moraes'leri duyar ve tedavi olmak ister. Seanslar neticesinde işte yukarıda anlattığımız noktaya kadar ulaşırlar. Kendisinin annesi tarafından soğuk bir kış günü, kundak içinde kapı önüne konulduğunu söyler hasta. Doktor "Etrafına iyice bakabiliyor musun? Başka bir şeyler daha olabilir mi?" diyor ısrarla. Hasta "Evet" diyor. "Annemi görüyorum. Köşeye gizlenmiş ve uzaktan beni gözetliyor." Kapı açılıp da kapılarının önünde bebeği gören ninem beni içeriye alıncaya kadar o köşeden beni takip etti." diyor.

Sonuç: Çocuk annesinin onu kapı önüne koyma sebebinin istememek değil, gerçekten de o kötü ortamdan uzaklaştırmak olduğuna inanınca problemi aşıyor.

Şu anda yirminin üzerinde stajyer psikologla birlikte çalışmalarını sürdüren ADI/TIP merkezinden daha birçok psikolog ders almış. Dr. Moraes ve talebeleri metotlarına inanıyor. Tedavi olan hastalar üzerinde sonuçlarını da görüyor. Psikoloji kongrelerine katılarak kendilerini her fırsatta anlatmaya çalışıyorlar. Bakalım: "Allah devasını yaratmadığı bir dert vermemiştir" hakikatine giden yolda ne kadar ilerlemeye sebep olabilecekler.

Etiket :

Böyle psikologlar da var

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Hastanedeydi aradığımızda. Görüşme için 'Elinden gelen ne varsa yapacak.' dedi oğlu.

Görüşemezsek bile ziyaretine geldiğimizi biliyordu en azından. Yakalandığı bir hastalıktan dolayı kanını değiştiriyorlarmış ve o esnada da kan değişikliği yapılıyormuş. Yaklaşık yetmiş yaşlarında bir hanımefendinin, o haliyle ziyaretçi kabul edememesinde yadırganacak bir şey yoktu. Allah ömür verirse başka bir zaman tekrar geliriz, düşünceleriyle mahdumu ve yirmi senedir yanında çalışan bir psikologla birlikte geliştirdikleri tedavi usulünün tanıtım videosunu seyretmeye başladık.

Bize göre görüşmenin gerçekleşmeyeceği aşikârdı ama onlar zaman zaman "Gelirse bu kısmı kendisi anlatsın." diyerek geçiyorlardı. Bir ara oğlu Amintas'ın telefonu çaldı. Kısa bir konuşmanın ardından yüzünde tebessümler belirdi. Bize dönerek, "Gelmek üzereymiş." dedi. Heyecanlanmıştık. Çünkü bir tarafta 1999 Gölcük depreminden bir ay kadar önce onları Türkiye'ye davet edip ve Zaman Gazetesi'nde görüşmeler yapan büyüklerimizin, "Önemli bir kadın, mutlaka bulmak lazım." ikazları vardı; diğer tarafta da videosunu seyrettiğimiz tedavi usulünün sahibini tanıma merakı.

Dikkatimi çeken ilk şey, yüzlerindeki tebessüm ve dillerindeki tatlılıktı. Kısık sesle konuşuyorlardı. Şevkleri ne kadar taşarsa taşsın sesleri yükselmiyordu. İnançlıydılar. İman ile bilimin ayrı dünyalarda ele alınıyor olması ciddi bir zorluk çıkarsa da karşılarına, onlar yılmadan bütün milli ve uluslararası programlara katılıp, yöntemlerini bilimsel ölçüler içinde ortaya koymaya gayret ediyorlardı.

Dr Renate Jost de Moraes ile görüştüğümüzde anladık, imanlarının bedeli ödenmiş bir netice olduğunu. Dr. Moraes yirmili yaşlarda ciddi bir inanç krizi yaşamış ve sahil-i selamete çıkmış. Sonra hakikat bir iken insanların neden onu farklı farklı görüp, ifade ettiğine takılmış kafası. Araştırmalar Bergson'un Sezgi'sinden ilham alıp, Sokrates'in soru sorma usulünü inceleyip, yoluna devam ederek neticeye ulaşmış: "Allah dermanını vermediği bir dert yaratmamıştır."

Eğer insanlar değişmek istiyorlarsa -ki bu tedavi olmak manasına geliyor- neticeye ulaşılır. Değişme isteği önemli bir esas, inanç ise hızlandıran unsurlardan. İmanı olmayanlar da tedavi oluyor çünkü. Mesele yaratılışla ilgili, iradi tercihlerle değil.

"Araştırmalar neticesinde gördük ki," diyor Dr. Moraes, "İnsan, sperm olarak anne karnına düştüğü andan itibaren kendisi ile ilgili her şeyi biliyor." İşte bütün mesele o bilgide. Psikoloğun yaptığı şey doğru ve yerinde sorularla o bilgiyi açığa çıkarmak. Sorularla hastanın derdine sebebiyet veren noktaya ulaşılabilirse, problemin çözüm noktasına da gelinmiş oluyor. Yani ulaşılan nokta, dini dille söylenecek olursa, imam-ı mübin ve kitab-ı mübin gibi her şeyin yazıldığı kitaptan, insanın kendisine ait kısmın bilgisinin bir nüshası da kendisine kaydediliyor. O bilgiye ulaşınca insanlar zan, tahmin ve evhamlarıyla ördüğü ağın kıskacından kurtularak sağlıklarına kavuşuyorlar.

Yapılanlar çevrede duyuldukça ilgi uyanmaya başlamış. Psikologlardan bir ekip oluşmuş ve ibadet neşvesiyle çalışmalara hız verilmiş. Binlerce hasta mülakattan geçirilmiş. Neticeler hayır sahiplerinin de ilgisini çekince içinde bulundukları binanın sahibi binasını yapılan hizmetlere vakfetmiş. Oğul Amintas, "Biz de geçimimizi başka yerlerden temin ediyoruz. Buradan para almıyoruz." diyor.

Dr Renata, "Bazı hastaların iyileşmesi için annesiyle mülakat yapıyoruz." diyor. Sonra irsi hastalıklarla ilgili bir noktaya temas ediyor: "Bazı hastalıklar çözülmezse kalıtım yoluyla çocuklara geçiyor. Hatta" diyor, "Anne ile mülakat yapıp, hastalığın sebep noktasına ulaştığımızda, 'Eve gidince bizi ara çocukta düzelme var mı?' diyoruz. Anne eve gidince hayretle çocuğun düzeldiğini gördüğünü söylüyor." diyor.

Çok ilginç örnekler var. Haftaya onlardan bir ikisini arz ederek, yetmişindeki bir hanımefendinin hasta haliyle bize ayırdığı üç buçuk saatte anlattıklarını kısmen de olsa sizlere ulaştırmak istiyorum.

Ayrılırken saat gecenin on bir buçuğuydu. Evine girerken "Buyurun bir çay içelim." dedi ve ekledi: "İzmir'de bizi misafir eden ailenin yüzündeki o ifadeyi hiç unutamadım. Saat 23 uçağıyla İzmir'den ayrılacaktık. Fakat uçağa yetişemedik. Gündüz bizi gezdiren ailenin evine tekrar döndüğümüzde saat gece yarısını geçmişti. Öyle bir sevinç ve coşkuyla bizi evine aldı ki, onu hiç unutmadım."

Etiket :

Bir çift göz

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

"32 sene oldu sılayı görmeyeli." dedi ve bakışlarını boşluğa çevirdi.

Aslında buğulanan gözlerini kaçırıyordu. Kolay değil hasret dolu otuz iki sene saymak ve daha ne kadar sayacağını bilemeden beklemek.

Hasret mutlaka insana tesir ediyor ama asıl yürekleri burkan şey, geçen otuz iki senede masal dünyasının, "Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. Bir de geriye dönüp baktık ki bir arpa boyu yol gittik." ifadelerinde olduğu gibi çok yorulup, hiç mesafe alamamış olma duygusunu yaşamaktı galiba.

Beşşar Esed'in babası Hafız'ın, Hama ve Humus'u yerle bir edişinin arifesinde ayrılmış Suriye'den. Bir daha da dönememiş ülkesine. Yirmisi Arap ülkelerinde olmak üzere, vatansızlığın yaşattığı "yabancı" hayatının son on iki senesi Brezilya'da geçmiş. O şimdi artık Brezilya vatandaşı.

"Buraya geldiğimde hiçbir şey yoktu. Şükür şimdi bu İslam Merkezi'miz var." diyor, konuştuğumuz yeri göstererek. Küçük ama temiz ve şirin mekân, Foloryanopolis'in merkezinde mescit olarak hizmet veren bir bina katından ibaret.

Santa Catarina'da bulunuş sebebimizi anlatıp, sözü Hocaefendi'ye getirince, "Konuşmaya bile gerek yok. Yapılanlar ortada. Hepimiz onu tanıyor, hizmetlerinden dolayı Allah'a hamd ediyoruz." diyerek ekledi: "Biz de bir arsa aldık. Nasip olursa oraya bir okul ve cami yaptıracağız. Tecrübelerinize çok ihtiyacımız var."

Burukluk yerini heyecana bırakmıştı. Vaktimizi soruyor, aldıkları arsayı göstermek istiyordu. Eğitimin başka şeyle asla kapatılamayacak yerini kavramışlardı. Okulları yoksa da ellerindeki kırk kadar talebenin varlığını değerlendirerek bir Katolik okuluyla anlaşmışlar. Çocukları oraya kaydettirip, öğlenden sonralarına Arapça ve İslam dersi koydurmuşlar. O dersi de görmemizi çok istiyordu. Ders saatine yetişemedik ama arsayı görmeye giderken, önünden geçirerek dışarıdan da olsa anlaştıkları okulu gösterdi.

İlginç olan taraf, şeyhlerin yaklaşım farkıydı. Daha yakın zamana kadar hangisi ile karşılaşsak ve bir okul mevzusu geçse refleks hızında sorarlardı: "İslam okulu mu?"

Ne olmuş, nasıl olmuş bilinmez, şeyhler artık o soruyu sormuyor. Aksine, açmak istedikleri okullarda kendi çocukları ile birlikte tüm Brezilyalılara hizmet vereceklerini betahsis ifade ediyorlardı.

Arkadaşlardan birisi sordu: "Bütün Brezilyalılara hizmet vermek istiyorsunuz ama cami ile okulu yan yana yapıyorsunuz. Bu durumda Brezilyalılar size çocuklarını gönderir mi? Bu mevzuyu iyi düşündünüz mü?"

"İhtiyacımız var ama cami konusunda acelemiz yok." diyor Şeyh ve devam ediyor: "Önce okulu açacağız. Cami daha sonraki mesele." Kısa zamanda gerçekleşen bu köklü zihniyet değişiminin nasıl gerçekleşmiş olabileceğini düşünürken, tepenin başında denize ve havaalanına nazır bir noktadaki arsaya ulaşıyoruz. Zemini granit kayalarla kaplı arsayı gezerken hemen yan taraftaki bir malikâneyi gösteriyor. "Burası" diyor, "Bizim Müslüman Araplardan birisinin evi. Sağ olsun yardımcı oluyor bizlere." Sonra bir noktaya dikkat çekiyor: "Araplardan çok ama çok zengin olanlar var."

Sonunda gizli bir "ama" bulunduran bu bilgi, beklentiyi ifade etse de "başakların sabırla olgunlaşacağını" o da çok iyi biliyordu.

Vedalaşırken bir kere daha göz göze geldik. Yüzündeki şevk emareleri arkasındaki derin hüznü saklayamıyordu. O, baba Esed'in zulmünden kaçmıştı. Şimdi ise geride kalan ailesi Beşşar Esed'in askerlerinin ne zaman kapılarını çalacağının korkusuyla yaşıyordu. O yüzden "Arap Baharı" derken acı acı yutkunuyor ve hüzünlü gurbetin uyardığı hissiyatla "okul" diyordu.

Etiket :

İki başkan ve bir hakikat

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Lula da Silva, sendikalardan ve işçi hareketlerinden geliyor.

İktidar koltuğunu Lula'dan devralan Dilma Rousseff ise aslında orta sınıftan, hatta biraz daha zengince bir aileden geldiği halde Lula ile aynı düşünce çizgisinde yer alıyor.

İşçi Partisi'ni üç dönemdir iktidarda tutan her iki isim de çok aşina olduğumuz bir hakikatin canlı örneği gibi: "Kim ister ve isteğinde ciddiyet gösterirse Allah verir."

Yani sonuca ulaşmak, ne istediğini bilmek ve ona tam kilitlenmeye bağlıdır.

Her iki başkan da hayatlarıyla bu hakikatin altına imza atmışlar. Mesela, Lula, yirmili yaşlarda bağlı bulunduğu sendikanın alt birimlerinden birisinde yönetici olur. Diğer sendika yöneticileriyle birlikte grev yapmanın gerektiğini düşünürler. Toplanıp tepe yöneticilerine giderler. Metalürji sendikasının başkanı olan zat, "Bakın çocuklar" der ve anlatmaya başlar. Anlattığı şeylerin özeti, kanunları hatırlatarak, grev gibi bir şeyi asla akıldan geçirmemek lazım geldiğine dairdir. Genç sendikacıları ikna etmek için ortaya koyduğu gerekçe ise askerlerin, grev yaptıkları takdirde vereceği tepkidir. Ama başkan bu tepkiyi ifade etmekle kalmaz, askerlerin sendika başkanlarını içeri alacaklarını söyler ve sonra içeride yapılacak işkenceleri en ince detaylarına kadar, hiçbir şeyi noksan bırakmadan ince ince anlatır. Sene 1972 yani askerî darbenin sekizinci yılıdır.

Dışarı çıkan yöneticiler, dinledikleri şeylerden ürpermiş olarak birbirine bakarken, yirmili yaşlardaki Lula'nın sesi duyulur: "İşte biz de tam olarak bu zulme karşı gelmek gerektiğini düşünürken, o zalimlerin işkencelerini anlatarak bizi korkutmak istiyor." mealinde bir tepki gösterir.

Aradan beş sene geçer. Metalürji sendikasının başkanlığına getirilen Lula, o zaman düşünüp de yapamadıkları grevi organize eder. Bu organizasyon, askerî diktatörlüğe karşı ilk büyük başkaldırı olarak kayda geçer ve aynı zamanda Brezilya'nın demokratikleşmesinin kilometre taşını oluşturur.

Aynı yıllarda, sendika başkanının ince ince anlattığı işkencelerin yapıldığı yere getirilen genç kıza adını sorarlar. Kız biraz düşünür ve örgütte kullandığı kod isimlerinden birisini söyler: Vanda.

"Oooo!" der soran kişi ve ekler, "Geç bakalım. Uzun zamandır seni bekliyorlardı. Demek sonunda geldin." Anlaşılan sorguya alınanların en çok verdiği isimlerden birisiydi Vanda. İçeri alırlar ve işkence günleri başlar. İşkence adına bilinen ve akla gelebilecek ne varsa hepsi uygulanır. Fakat istediklerini alamazlar Vanda'dan.

Şu anda Brezilya Başkanı Dilma Rousseff olarak tanıdığımız Vanda, "En zor olanı, işkenceyi bitirdikten sonra, 'Sen biraz düşün. Biz iki saat sonra tekrar geleceğiz.' deyip çıktıkları zaman, o iki saat boyunca döndüklerinde ne türden bir işkence yapacaklarını düşünmekti." diyor. Dilma'nın ailesi, askerler kapıya dayanınca öğrenirler, kızlarının ne ünlü bir örgütçü olduğunu. Onca faaliyeti yürütürken ailesine en ufak bir şey hissettirmeyen Vanda, "İşkenceciler de ne bir isim alabildiler benden ne de bir ev adresi... Sadece bir adres verdim; o da çoktan boşaltılmış bir yerdi." diyor.

Gençlik döneminde bir hedef belirleyip, sonra o hedefe ulaşabilmek için her şeyi göze alan ve önlerine çıkan belalara rağmen raydan çıkmadan çizgisini sürdürebilen iki insan art arda başkan oldu. Rivayet o ki, Brezilya'nın hedefini ekonomide ilk üçten biri ve BM daimi temsilciliği olarak belirlediler.

Kim bir şeyi ister ve isteğinde ciddiyet gösterirse Allah istediğini verir. Bizler ciddiyet göstermeyi ihlâs olarak da anlayabiliriz galiba.

Etiket :

Siyah nehrin kenarı

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Gece saat 03.00. Tek tük de olsa insanlar siyah nehrin kenarından evlerine dönüyorlar.

Başka yerde olduğu gibi güvenlik korkuları yok. Sabaha kadar sahilde gezinti yapabiliyorlar.

Siyah nehir, Amazon'u oluşturan iki büyük ırmaktan biri. Diğeri de beyaz nehir. Nehir veya ırmak kelimeleri çok hafif kalıyor. İstanbul Boğazı gibi akan iki deniz var aslında. İki nehir buluştuktan sonra birbirine karışmadan, yan yana denize kadar aynı yatakta beraber akıyorlar. Görünürde aralarında bir engel yok. Ama bir zamanlar çayın demine şeker atıp karıştırdıktan sonra suyunu koyunca, bardağın alt kısmında dem, üst kısmında su ayrı ayrı dururdu ya öyle bir şey.

Yine bir zamanlar Fransız araştırmacı Kaptan Custo'nun, Cebel-i Tarık Boğazı'nda yaptığı araştırmalardan öğrendiğimiz gibi... Akdeniz ve Atlas Okyanusu birbirine kavuşuyordu ama karışmıyordu. Buluşan iki denizin arasındaki bir berzah, buluşmaya evet ama karışmaya hayır diyordu. Gemiler, balıklar ve diğer deniz canlıları her iki tarafa da rahatlıkla gelip giderken, iki suyun özellikleri birbirine geçmiyordu. Amazon'u meydana getiren iki nehir de öyle. Siyah ve beyaz nehir yan yana akıyor.

Küçük ama şirin bir caminin içinde, Manavs'ta yaşayan Filistinli üç-beş kişiyle sohbet ederken dinliyoruz iki nehrin macerasını. Sonra denizlerin birbirine karışmasını engelleyen berzahla alakalı Rahman Sûresi'ndeki ayeti beraber okuyoruz.

Brezilya'nın neresine gitseniz karşınıza mutlaka Araplar çıkıyor. Göç ettikleri yerler de Ürdün, Filistin, Lübnan ve Suriye civarı. Amazonların başkenti Manavs'ta yaşayanların çoğunluğu Filistinli. Bir evleri de Filistin'de var. Çocuklarını Müslümanca yetiştirebilme maksadıyla olsa gerek belli bir yaşa ulaşınca asıl vatanlarına gönderiyorlar. Çünkü orada çocuklarına eğitim verebilecek bir okulları yok. Camilerini de daha bu sene tamamlamışlar. Mecburen Manavs'ta çalışıp, Filistin'e para göndererek geçinip, gidiyorlar.

Brezilya'da Filistin meselesine sahip çıkan ciddi bir kitle var. İktidardaki İşçi Partisi'nin nokta-i nazarı da öyle. Yakın zamanda yüz elli kadar Filistinli aileye sığınma hakkı vermişler. Manavs'taki Filistinlilerin serencamı bizim Almancılara benziyor. Muhtemelen sonunda Brezilyalı olacaklar.

Araplar biraz daha kalabalık oldukları bölgelerde okullarla anlaşıp, ders bittikten sonra kendi çocuklarının aynı okulda İslam dersleri almasını sağlıyorlar. Manavs'ta bunu yapamamalarının sebebi azlıktan kaynaklanıyor olsa gerek. "Kaç kişisiniz?" diye sorunca, "Çoluk çocuk toplam iki yüz kadar." cevabını alıyorsunuz. Büyük bir ihtimalle bu sayıya Filistin'de yaşayan aileleri de dahil.

Söz dönüp dolaşıp Arap Baharı'na geliyor. Kendi aralarında çok konuştukları belli. Tek yorumda buluşuyorlar: "Baştan iyiydi ama sonradan işler karıştı. Tunus fena değil; ondan gerisinin tadı yok."

Filistin ve Suriye konusunda Türkiye'ye bağlanmış bütün umutları. Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu isimlerini anmadan geçmiyorlar. Son söz son bir umut gibi: "Türkiye'nin yardımıyla bu problemi inşallah çözeceğiz."

İnşallah kelimesi işin düğüm noktasını oluşturuyor. Zira O isterse çözüme engel olabilecek bir kuvvet yok; O istemezse tüm dünya bir araya gelse çözüm için bir adım bile atabilmenin imkânı yok. O zulme razı olmayacağına göre, bizlere düşen zalime fırsat veren kusur ve yanlışlarımızı bulup, doğrusuyla değiştirmek olsa gerek.

Siyah nehrin kenarı Brezilya'nın Anadolu'su gibi... Henüz bozulmamış. Ceplerinde fazla para olmasa da yüzlerinden tebessüm eksik olmuyor. Kanaatkâr, sıcak ve samimi...

Etiket :

Erken kalkan yol almış, sıra yeni uyananlarda

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Brezilya bu sene İngiltere'yi ekonomide geçti; seneye beşinci sıraya yerleşeceği tahmin ediliyor.

Yerin üstü de, altı da zengin. Finans problemi, terör ve düşman sendromu, Türkiye gibi çevresinde istikrarı bozacak, problemli ülkeler de yok.

Böyle gitmeyeceğinin farkındalar. Zenginlik ve gelişme hızının kimisinde gıpta, kimisinde kıskançlık ve dolayısıyla düşmanlık duygularını kamçılayacağını biliyorlar. Kimisinin de "aslana aslan payı" diyerek musallat olmaya başlayacağı dünden malum bir öngörü.

O yüzden baş ile sürtüşmeden, başaltı güçlerle teması sıkılaştırma ve yükseleceği öngörülen ülkelerle yakınlaşma politikası güdüyorlar. Türkiye ile kader birliğini, Ortadoğu'nun önemini Türkiye üzerinden algılayarak değerlendirmek suretiyle dışa vuruyorlar.

O yüzden siyasi ilişkiler daha sıkı olmakla birlikte ekonomik ilişkiler de hızla gelişme eğilimi gösteriyor. Yaklaşık olarak bir buçuk milyar dolarlık ticaret hacmimiz 2011 yılında üç milyara ulaştı. 2012 için öngörülen rakam 5 milyar dolar. Gelişmenin Türkiye adına güzel olan bir başka tarafı da artan ticaretle birlikte aradaki farkın kapanmaya başlaması. Eskiden oran yaklaşık olarak ikiye bir gibiydi. 1,5 milyar doların 900 milyonu Brezilyalıların satışından 600 milyonu da bizim satışımızdan oluşurdu. Şimdi bu oran Türkiye lehine bozuluyor; ticaret açığımız kapanmaya başlıyor.

Brezilya kendisinin farkında olduğu gibi, geleceğe hazırlanan ülkeler de Brezilya'nın farkında. Kore erken uyananların, Çin ise en hızlı gidenlerin başında geliyor. Bu işi nasıl başarıyorlar bilemiyorum ama ekilebilir arazi ve madenler denilince, Çinlilerin alternatifi akla gelmiyor. Bu ay, kampusu ve on bin talebesiyle birlikte işleyen güzel bir üniversiteyi satın aldılar. "Negocio da China (Çin ticareti)" deyim olarak dile yerleşmiş. İşi ucuza kapatmak manasına geliyor.

Kore'nin ticaret hacmi 25 milyar dolar. Erken keşfin mükafatı olarak gümrük engellerini aşmışlar. Yeni uyanmaya başlayanlar Kore'nin elde ettiği imtiyaza ulaşabilmek için Brezilya ile birlikte Arjantin, Uruguay ve Paraguay'ı da kapsayan MECOSUL (İspanyolcası MECOSUR) ile anlaşmak zorunda. MECOSUL, Güney Amerika'nın AB'si gibi. Üye ülkeler arasında mal dolaşımı gümrüksüz oluyor. Dolayısıyla da üye ülkeler, dışarıdan bir ülke ile gümrük anlaşmalarını tek başlarına yapamıyorlar.

Türkiye, devlet olarak Brezilya başta olmak üzere Güney Amerika ve Karayip ülkelerini kafasına takmış durumda. Önümüzdeki bir buçuk ay içinde dört bakan ziyaret edecek Brezilya'yı. Ardından da bakanlardan oluşan bir heyetle Başbakan'ın gelmesi bekleniyor. Masaya nelerin geleceği belli. Yetiştirilebilirse eğer ziyaretin sürprizi çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmasının Brezilya Meclisi'nden geçirilerek yürürlüğe girdiğinin açıklanması olacak. Türkiye kendisine düşeni yapıp, anlaşmayı Meclis'ten geçirmiş; Resmî Gazete'de yayımlamış bekliyor. Brezilya anlaşmayı komisyondan geçirmiş ve meclise sevk aşamasına getirmiş. Yani son adım kalmış.

"Devletin kendisini yenileme hızı çok yükseldi." diyor, Başkonsolosumuz Mustafa Kapucu Bey ve ekliyor: "Beklentimiz, işadamlarımızın da kendilerini değiştirme hızını yükseltmesidir. Fuarlara gelmeden önce firmalarla ilişki kursunlar. Fuar esnasında standı kurup, kısmetimize kim gelirse diye beklemesinler; o ilişkileri değerlendirsinler. Fuardan sonra birkaç gün daha kalıp, fuarda görüştükleri kişileri işyerlerinde ziyaret etsinler. Çünkü Brezilyalılar da bizim gibi. Yüz yüze konuşmaktan hoşlanıyorlar." Büyükelçi Ersin Bey ilave ediyor: "Bizler işadamı gibi davranmaya başladık; işadamlarımız da bürokrat gibi..."

Görev süresi bir yıl uzatılan Mustafa Bey, bu yaz ayrılıyor Sao Paulo'dan. Eğer işadamlarımızdaki değişimi göremeden giderse gözü arkada kalacak. Evet, Brezilya kendisinin farkında; Türkiye de Brezilya'nın; darısı işadamlarımızın başına...

Etiket :

Şevkle yarışmak varken

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Göstergeler iyi şeylere işaret ediyor; ama o iyiliklerin tahsili için yapılacak daha çok işler var. Ümitler ve hayaller ne renkli gelecek tasvirleri çıkartıyor ortaya. Sonra yapılması gerekenler sıralanıyor art arda ve "Bedeli tarafından ödenmeyen şey senin olamaz." noktasına getiriyor insanı.

Erken kalkıp, yol alanlara bakıyorsunuz. Günün ilk ışıklarıyla birlikte parklarda toplanan insanlar halka olup, müzik eşliğinde birtakım hareketler yapmaya başlıyor mesela. Müzik uzak Asya'dan; Hint, Çin, Kore ya da Japonya'dan. Parkı dolduranların ekseriyeti ise Brezilyalı. Faydasına inandıkları için çekik gözlülerle birlikte, Uzak Doğu kültürüne ait değerleri paylaşıyorlar.

Onlara gıptayla bakıp, daha iyisinin nasıl yapılabileceğini düşünürken Fransa'da bir okulun önünde, sivilleri tarayan kişinin Müslüman olduğu haberi düşüyor orta yere. Eşinizi başörtülü görenler, İslam üzerinden ve refleks hızında ilişkilendiriyor sizi o terör eylemini yapanla. Sonra ayıkla pirincin taşını ayıklayabilirsen...

El-Kaide bağlantılı olduğu söylenen daha yirmi dördündeki genç, kendince Filistinli çocukların mazlumiyetine tercüman oluyor. Bir buçuk milyar Müslüman nüfusun yönetimini üstlenmiş iki düzine devletin acizliğinin acı neticesi, meydanı cahillerin doldurması olarak çıkıyor karşımıza. Onun da kimlerin işine yaradığı malum.

Oysa ne güzel fırsatlar var. Bediüzzaman Hazretleri'nin dediği gibi "Etrafındaki surlar yıkılmış; artık Kur'an kendi kendisini müdafaa ediyor." İhtiyaçlar, insanları yeni arayışlara sevk ettikçe, İslam ve Müslümanlar tarafından üretilen kültür dikkatleri üzerine çekiyor. Buna bir de Batılılaşma çabalarının bugün fırsata dönüşen neticeleri eklenince yepyeni ufuklar açılmaya başlıyor. Marifet-kültür-medeniyet hattının önüne açılan ufuklarda, cehalet ve onun acı meyvesi mesabesindeki terörün yeri yok.

Geçen çarşamba akşamı Sala Sao Paulo'da gerçekleştirilen resital güzel bir örnekti mesela. Güney Amerika'nın en itibarlı salonunda İdil Biret Hanımefendi'nin piyano ile Batı klasiklerini icra edişindeki sanat seviyesi, insanları hayran bırakmış; programdan sonra "Böyle bir sanatçıya sahip olduğunuz için iftihar etmelisiniz." cümlesiyle başlayan tebriklerin ardı arkası kesilmemişti. Bir yabancının kendi sanatlarını fevkalade icrası, insanlara ayrı mutluluklar tattırarak farklı bir yakınlaşmanın kapılarını aralıyor.

Bizler aynı duyguyu bir gün evvel Brezilya-Türkiye Kültür Merkezi'nde yaşamıştık. Merkezi ziyarete gelen Leandro, bizim sazlarımızı öğrenebilmek için İstanbul'a gitmiş. Ud ve tambur çalmayı öğrenmiş. Sebeb-i ziyareti de tanışmak ve eğer ilgi gösterilirse bir Türk müziği konseri tertip etmekti.

Leandro'nun musikimize gösterdiği ilginin bizde uyardığı duygularla, İdil Biret'ten Batı klasiklerini dinleyenlerde uyanan duygular aynıydı. Birbirini itenlerin değil, tanıyarak anlayanların dünyasını tarif ediyordu bu duygular aynı zamanda. Bir arada ve huzur içinde yaşamak isteyenlerin, oluşturabileceği çeşit çeşit renk ve desenlerden oluşan zengin bir hayatın işaretlerini veriyordu.

Bir taraftan terörün cehaletten beslenen kaba dili, mazlumiyet ve mağduriyetin vicdanları yakan diliyle değiştirilebilirse, diğer taraftan da Japonlar, Çinliler, Hintliler ve Koreliler gibi, Türkiye'den gelen vatandaşlar da olursa, Türk müziği eşliğinde parkları, salonları ve meydanları doldurmak hayal değil.

İki ay içerisinde Brezilya'ya bakan seviyesinde dört ziyaret gerçekleştirilecek. Beşinci olarak da muhtemelen Başbakan'ın ziyareti var sırada. Geriye kalan rical-i devletin ziyaretlerinin ardından oluşan imkânları işadamlarımızın değerlendirmesi, raflarda bizim markalarımızın yerlerini almaya başlaması... Türkiye, Brezilya'ya Kore'den, Japonya'dan daha uzak değil ki, şevk içinde yarışmak varken fırsatları acz içinde seyretmekle yetinelim.

Etiket :

28 Şubat üzerinden bir mukayese

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Son bir aydır devam eden gerilime, 28 Şubat üzerinden arkaplan hazırlamak isteyenlerin çabasına şahit olduk.

Türkiye değiştikçe zayıflasalar da, maksadına ulaşabilmek için kamuoyunu yanıltmak isteyenler her zaman olacaktır. Dolayısıyla, su-i misali geçip, hüsn-i misale bakmak ve onları çoğaltacak esasları tahkim etmek, zaman zaman da boy aynası gibi yanlışın üzerine tutmak daha doğru olsa gerek.

Misal: Bin Ladin öldürülmeden iki ay kadar evveldi. Brezilya'nın tirajı bir milyon iki yüz bine ulaşan haftalık haber dergisi, kapağına El-Kaide örgütünü taşımıştı. Habere göre El-Kaide militanları Brezilya'yı geçiş için üs olarak kullanıyordu. Brezilyalı Araplardan birkaç masum insanın fotoğrafının kullanıldığı haber, Türkiye'de fazlasıyla şahit olduğumuz türlerdendi ve "her yerde aynı hikâye" dedirtiyordu.

Haberde fotoğrafı kullanılanlar itiraz ettiyse de seslerini duyan olmadı. Zaten derginin yayınının ardından, elinde çift tabanca ile okul basan bir câni, lise talebelerinden on iki kişiyi öldürdükten sonra polis tarafından vurularak durdurulabilmişti.

Hadisenin şoku devam ederken katilin İslam'a ilgi duyduğu ve El-Kaide militanı olduğuna dair haberler verilmeye başlandı. Türkiye tecrübesi, belanın elini kolunu sallayarak geldiğini söylüyordu. Muhtemelen, haberlerin devamı ile toplumun infiali üzerindeki derinleştirici tesir belli bir seviyeye ulaşınca planlanan operasyonlar art arda gelecekti. Ama öyle olmadı!

Çünkü diğer medya organları, hadisenin meydana getirdiği şoka rağmen bir grubun yayınladığı haberlerin tesirine girmemiş, kendi araştırmalarını derinleştirmeye çalışmışlardı. Onların ulaştığı bilgiler, katilin Müslüman olmadığını gösteriyordu. Psikolojisi bozuk bir insanın eylemi vardı ortada. Bir psikopatın cinneti üzerinden El-Kaide örgütüne çıkılamayacağına dair yorumlar, diğer grubu köşeye sıkıştırmaya başladı.

İşte tam o sırada El-Kaide tezinde ısrar eden grubun televizyonlarında bir videobant yayınlandı. Katil, çenesinde bir karış sakal, kafasında sarık ve üzerinde entariyi andıran beyaz bir giysiyle konuşuyordu bantta. Kayda göre katilin en büyük ideali, Rio'daki dünyanın en yüksek ve görkemli "Jesus" heykeline uçakla çarpmaktı... Tıpkı 11 Eylül'de olduğu gibi...

Katilin kendi cep telefonu ile yaptığı kayıt, kıyafetleri ve söyledikleri orta yerde dururken, hâlâ "Bu işin içinde El-Kaide parmağı olamaz." iddiasının arkasında duran çıkar mıydı?

Evet, çıktı! Hem de El-Kaide iddiasını ortaya atan grubun dışındaki medya organlarının hepsi karşı çıktı. Onlara göre psikolojisi bozulmuş bir insan, bunların hepsini düşünebilir ve birtakım eylemlerin benzerini yapmak isteyebilirdi. Kılık ve kıyafetini özendiği kişilere benzetebilirdi. Bozuk psikoloji sebebi, bunları açıklayabilir ama eylemin El-Kaide'ye ait olduğunu iddia etmeye yetmezdi.

Kamuoyu da ikinci tarafın yanında yer almış ve aceleyle varılmaya çalışılan sonuçların toplumda fitneye sebebiyet vererek masum Müslümanların itham altında kalacağına kâil oldu. Toplumun sağduyusu karşısında bulan grup, telafi haberleri yapmak zorunda kaldı. Ve medyada bu dikkatli yayınları yapanların hiçbirisi Müslüman değildi. Dertleri Müslümanları korumak da değildi. Sadece mesleklerinin hakkını verdiler ve haklı çıktılar.

Bu örneğin ardından, hizmet hareketini 28 Şubat'çılarla beraber göstermeye yeltenenlerin yaptıklarına bakalım. O kadar rahat yazıp-çiziyorlar ki, bilmeyenler, 28 Şubat'ın başka bir ülkede yaşandığını zanneder. Kaset fırtınaları, açılan davalar, Nuh Mete Yüksel'in iddianamesi, mahkûm edemeyince davayı askıya alarak uzatmalar hiç yaşanmadı buralarda! On senedir her türlü badireye rağmen halk desteğini artırarak ülkeyi yönetenler ve onlara destek veren muhafazakâr taban da sazan balığı ya, hemen bunların dediğine inanacaklar... Bu da bir tip işte!

İnsan, her şeye rağmen bunlara dua etmek istese, ne diyeceğini de bilemiyor. Bir kimse, insan olarak kendisine ve ciddi bir mesuliyet altındaki kalemine saygı duymuyorsa ona ne denilebilir ki? Mehmet Akif Bey'in "Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan!" ikazından gayri...

Etiket :

Paz: Huzur

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Bundan iyisi Şam'da kayısı derlerdi eskiden. Şimdi Şam en sıkıntılı yer.

Türkiye'nin başı komşularıyla dertte. İran-İsrail gerginliği tırmanma eğilimi gösteriyor. Amerikalılar, askerlerinden dolayı bölge ile alakalı; devletleri zaten orada. Rusya ve İran'ın kulağı Şam yönetiminde. Hülasa, en azından önde gelen ülkelerin hiçbirisinde Brezilya kadar dingin ve huzurlu bir ortam yok.

Türkiye, bölgesel problemlere ilave bir de MİT krizi ile çalkalanırken burada karnaval keyfi vardı. Karnaval inanç, eğlence, heyecan, tatil vs. daha birçok şey demek Brezilyalılar için. Bu sene nedendir bilinmez, kültür günlerinin sonu pek iyi gelmedi. Dünyadaki stresin gölgesi mi düştü ne, ilk defa karnaval ile şiddet bir araya geldi.

Güney Amerika'nın ağız tadına hafif de olsa kekremsilik veren şeylerden birisi de devlet başkanlarının kanser ile imtihanı galiba. Venezuela, Arjantin ve Brezilya devlet başkanları ve Brezilyalıların büyük bir çoğunluğunun gönlünde yer etmiş sabık başkan Lula da Silva, kanserle mücadele ediyorlar. Başkanın hafızalarda yer eden gür sakallarından eser kalmadığı gibi kaşları da kemoterapinin azizliğine uğramış durumda.

Bu senenin şampiyon kulübü Corinthians'ın samba okulu Şahinler, vefa olarak ana temalarını efsane başkan Lula'ya ayırmış ve bir de şiir yazmışlardı onun için. Luiz İnacio Lula da Silva, kendisi için yazılan şiirde "yılmayan bir savaşçı" olarak övülüyordu. Tabii ki Brezilya gibi savaş denen şeyi görmemiş bir ülkede savaşçı, ülkenin dahili problemleriyle mücadele etmek manasına geliyor.

Lula da Silva kendisine vefa gösterenlere vefa ile mukabele etmek istemişse de doktorların izin vermemesi üzerine bir video kaydıyla iştirake razı olmak zorunda kalmıştı.

Corinthians takımına Brezilya'nın Beşiktaş'ı diyorlar. Lula da koyu bir Corinthians taraftarı olarak biliniyor. Takımın samba okulunun yaptığı şey, kanserle mücadele eden başkanlarına moral desteği vermek açısından manalı bir jestti aslında. Ne var ki, iyi başlayan süreç aynı güzellikte sonuçlanmadı. Birinciliği elde edebilecek performansı gösterememişlerdi. Buna bir de jürinin puan kâğıtlarının kaybolması eklenince, arkasından da ortalık karıştı. Okulların gösteri yaptığı kamyonlardan ikisine molotofkokteyli atıldı. Haliyle gözler Corinthians taraftarlarına çevrildi.

Brezilya gibi şiddetten uzak bir ülkede böyle bir olayın yaşanması insana garip gelse de, bazan oluyor işte. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta ise Karnaval günlerinin hemen ardından İstanbul'daki Brezilya'daydı.

Dışişleri Bakanı Amorim, Suriye'ye sert tavırların alınmaya başladığı günlerde İstanbul'daydı. Hem ticari hem de siyasi görüşmelerin yer aldığı gündemin bir bölümünü de, Amorim'in, çevre ülkelerdeki büyükelçilerini İstanbul'a toplantıya çağırması oluşturuyordu. Brezilya artık kendi kabuğu içinde huzurlu yaşamla yetinen bir ülke olmaktan çıkarak, dünyanın problemlerine ilgi duymaya başladı. Gelişen ve zenginleşen bir ülkenin, siyasi sorumluluğunu da üstlenmeye başlaması anlamına gelen bu farklılaşma, Brezilyalılar için bir değişime gebe görünüyor. "Paz" yani "huzur" içinde yaşayan insanlar, bundan sonra "endişe" ile tanışmaya başlayacaklar galiba. Çünkü şimdilik siyasi ilgi seviyesindeki katılım, yarın asker gönderme noktasına gelebilir. Kendi toprakları savaş tehlikesi altında olmasa da, çocuklarını savaş bölgelerinde bulabilirler. Büyümenin kaçınılmaz sonuçları bunlar. Bir yerden sonra "Beni ilgilendirmez" demek mümkün olamıyor çünkü.

Etiket :

Büyük resme neresinden bakmalı?

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Hakkın hatırını her zaman yüksekte tutabilmek kolay değil. Az insanın nasiplenebildiği bir muvaffakiyet bu.

Hatırı çok defa başka hatırlara feda edilen hak, kendisini her türlü faziletin teminatı görmeye başlayanların elinde daha da örseleniyor. Zira, "Her ne ki, ben yapmışımdır; işte hak denilen şey odur." noktasına gelip düğümleniyor hadise. Daha da acayibi ise, kim bilir kaç kişi tarafından müteselsilen mıncıklanarak cılkı çıkartılmış konuların, şahsi kredilerle kapatılmaya çalışıldığında ortaya çıkıyor.

Hulki Cevizoğlu'na canlı yayında tebessüm ettiren bir örneği var bu meselenin. Bir zamanların meşhur paşası Kemal Yavuz, masum insanlar hakkında şüpheler oluşturabilmek için çırpınıyor, akla gelmedik ithamlarda bulunuyordu. Cevizoğlu sordu: "Efendim bu söylediğiniz şeylerin belgesi var mı?" Kısa bir duraklamanın ardından sesini bir perde daha yükselterek cevap verdi Emekli Orgeneral: "Şahsımı temin ederek söylüyorum." Paşanın cevabı, Cevizoğlu'na tebessüm etmekten başka bir tercih bırakmamıştı. Sıraladığı ithamların kendinden menkul olduğunu dört kelime ile tescillemişti çünkü.

"Hakkın hatırı mı yoksa şahısların hatırı mı?" sorusunu, "Hakikatbin olanlar asla hakkın karşısında yer almaz. Eğer bir şekilde karşı tarafa düşerse hakkı yükseltebilmenin gereğini yapar." diyerek geçip, büyük resme göz atalım.

'Türkiye manzarasına, on bin kilometre öteden bir göz atalım ve büyük resmin uzaktan çekilen görüntüsünü verelim.' demek daha doğru galiba.

Brezilya, birkaç ay içinde altı tane bakanını yolsuzluk ithamlarından dolayı görevden almış bir başkan tarafından yönetiliyor. Aynı dergide arka arkaya yayımlanan haberlerin ardından bakanların görevden alınışı, "Birileri saydırıyor. Birkaç ay içinde hükümet düşer." kanaatini oluşturuyordu ilk anda. Ve gerçekten de birileri saydırıyordu. Başkan Dilma Rousseff önce bakanlarının arkasında durdu. Ama mesele tavazzuh etmeye başlayınca da görevden almakta tereddüt etmedi. Birkaç ay içinde altı bakan gitti ama bu gidiş muhaliflerin değil, başkanın işine yaradı. Rousseff, ortaya koyduğu net duruş ile oturduğu koltuğun emanetçisi değil, sahibi olduğunu gösterdi. Halkın güvenini kazanarak konumunu daha da güçlendirdi.

Türkiye gerçekten zor bir dönemden geçiyor. Şunu da bilmek gerekiyor ki, Türkiye güçlendikçe, kendi hedeflerine doğru kararlılıkla yürümekte ısrar ettikçe bu zorluklar artarak devam edecek. "Hele şurayı bir geçelim. Ondan sonrası rahat." denilecek bir durum yok artık. Türkiye değiştikçe dertlerin de şekli değişiyor, o kadar.

Burada gönül dünyasına dönüp, "Bu dünyada Allah'ın yaratmadığı şeyi aramayın." ikazına kulak kesilelim. Sorarlar: "Efendim, Allah'ın bu dünyada yaratmadığı şey nedir?" Cevap tek kelimeden ibaret: "Rahat."

Allah bu dünyayı rahat ve rehavet yeri olarak değil, imtihan, sa'y ve gayret yurdu olarak yarattı. Öyleyse buranın rahatı, doğru yol ve usullerle mücadele ederek başarılı olmaktadır.

Ülkemiz iç içe mücadelelerin yaşandığı bir yer. Ne ki, mücadeleleri artık iç ve dış diye ayırmak o kadar kolay değil. Dışın içi var için de dışı. Hele bir de yıldızı parlayan bir ülke olunca herkesin gözü Türkiye'ye çevriliyor.

Altı tane bakanı arka arkaya görevden alabilmiş bir ülkeden bakınca, Ergenekon gibi bir davanın görüldüğü mahkemeye bazı bürokratların gitmemesi anlaşılır gibi değil. PKK'nın faili meçhulleri gibi dosyaların açıldığı bir zamanda, Kürtlerin hakları ile kanlı bir örgütün hedeflerini ayırma imkânı göz kırpmaya başlamışken, birçok bilgiye sahip bu insanlar mahkemeye neden gitmezler? İşte bu dışardan anlaşılabilecek ve cevabı da kolayca verilebilecek bir soru değil.

Hele yıldırım hızıyla kanun hazırlayıp, bürokratların icraatlarından doğacak sorumluluğu üzerine almak gibi bir riske buralarda hiçbir siyasi girmez. Dolayısıyla resmin uzaktan görünüşü pek anlaşılır bir şey değil. İç meselenin dış meselelerden bağımsız kalamadığını bir kere daha hatırlayıp, büyük resme bir de dışardan bakmakta fayda var.

Etiket :

ilk 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Son

GÜNCEL

REKLAM

Blog ve Köşe Yazıları

EN ÇOK OKUNANLAR

DOSYA

RÖPORTAJ