Hamdullah ÖZTÜRK

‘Kesik damarlar’

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Önemli bir şahıs, bir yatırımcının neden kendi eyaletine gelmesi gerektiğini anlatırken en müessir sebebi sona bırakmış ve gurur ile yılışıklığı beraber sunan garip bir yüz ifadesiyle noktayı koymuştu: Kadınlar! Alman, İtalyan ve Portekizli karışımının ortaya çıkardığı en güzel kadınlar bizim oradadır!..

Bizim gibi mahremiyete önem veren insanların kanını donduran hususlar, koltuğu kendisinden büyük biri tarafından gururla söylenebiliyor. Tıpkı cahiliye Arap’ının Habeş hükümdarına söylediği gibi. Kadınlar! Onlar bizim cariyelerimizdir. Biz onları alır-satarız!..

Nasıl oluyor da toplumlar, hem de bir kıtanın insanları toptan, düşüncesi bile insana işkence olarak yetebilecek basitlikte bir hayatı neşe(!) içinde yaşayabiliyorlar?

Eduardo Galeano’nun “Güney Amerika’nın Kesik Damarları” veriyor bu sorunun cevabını. Güney Amerika tarihinde olup bitenleri okudukça bugünün açıklaması, yarının endişesiyle birlikte yoruyor insanın beynini. Tarihte altın ve gümüş ihtirasıyla toplumların kesilen damarları hâlâ kanıyor çünkü. Ve kendi kanını şarap gibi yudumlayıp, şuh kahkahalar atarak günlerini tüketenler yaşadığını zannediyor!

Bazı bilgilere göz atalım: Akıllı bir evlilikle topraklarını birleştiren Aragon Kralı Ferdinand II ile Castila Kraliçesi İzabella, 1492 yılında Granada’yı fethettikleri zaman Müslümanlarla birlikte 150 bin Yahudi’yi de sürdüler İspanya topraklarından. Ve işte o zaman kurulan engizisyon mahkemelerini finanse eden Kraliçe İzabella, İspanyol asıllı Papa Alexander tarafından Yeni Dünya’nın da kraliçesi ilan edilerek, Afrika’nın batısındaki toprakların fethine kutsal bir boyut kazandırmıştı. Böylece Castilla Krallığı’nın sınırları genişledikçe Tanrı’nın yeryüzündeki krallığı da genişlemiş olacaktı.

Güney Amerika’nın fethiyle görevlendirilen her komutan, zabıt kâtibinin huzurunda Kızılderililere bir uyarı okumakla görevliydi. Dinleyenlerin diline asla çevrilmeyen bu uyarıda Kızılderililer, Katolik dinine girmeye çağrılıyor ve ardından şu cümlelerle tehdit ediliyorlardı:

Reddettiğiniz ya da işi kurnazlığa verip bizi oyalamaya kalkıştığınız takdirde, sizlere dosdoğru bir şekilde derim ki, Tanrı’nın da yardımıyla, var gücümüzle üzerinize saldıracağız. Amansız bir savaş verip, sizleri boyunduruğumuzun altına alacağız. Sizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı köle haline getirip satacağız. Hükümdarımızın emriyle bedenlerinizi istediğimiz gibi kullanacağız. Mallarınızı alacağız ve size elimizden gelen her türlü kötülüğü yapacağız.

“Castilla’daki Haçlı Seferleri zihniyeti anlaşılmadan Güney Amerika’da nelerin olup bittiği asla anlaşılamaz.” diyen Galeano, dinî boyutun çok ötesine geçen altın-gümüş hırsının ardındaki sömürü konsorsiyumunu ineğe benzetiyor. Yerlilerin kellelerini koparıp, altın ve gümüş varlığını ton ton mideye gönderen ağız İspanya-Portekiz beraberliğine aitti. Kendilerine kalan da damak tadı ve dişlerinin arasına sıkışan birkaç kırıntıdan ibaretti. Kıtadan taşınan altın ve gümüşün yüzde doksan beşi Hollanda, Almanya, Fransa ve İngiltere’ye gidiyordu.

İberyalıların diğer Avrupa ülkelerine faiz borçlarını ödeyebilmek için kıtanın zenginliklerini taşırken yaptıkları akıl almaz zulümlerin faturasını, geride bıraktıkları sefaleti ve bu sefaletin yol açtığı ahlak kaybını anlatırken verdiği rakamlar insanın kalbini kanatıyor. Madenlerde çalıştırılan işçilerin en dayanıklısı yedi seneden fazla yaşayamıyordu. Aileler on iki yaşına gelmiş kız çocuklarını fuhşa zorluyorlardı geçinebilmek için. Ve fuhuş yoluyla geçinmeye çalışanların sayısı maden işçilerinin sayısını geçmişti. Sonuçta geçirdiği travmanın tesiriyle acısından zevk alan topluluklar kaldı geriye... 

Etiket :

İlk hücum evanjeliklerden

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

“İki kişiyi aradım, ikisi de telefonu açar açmaz ‘Ne güzel ülkeniz varmış.’ diyerek başladı söze. Dizinin yayınlanmaya başladığını böyle fark ettim.” dedi bir arkadaş. Klonlama ve Hindistan Yolu dizilerinin üçüncüsü Salve Jorge o hafta başlamıştı.

Dizi vesilesiyle Brezilyalılar Kapadokya, İstanbul’un tarihi mekanları ve tabii güzelliklerini gördü. Brezilyalı gözüyle de olsa bu vesileyle kültürümüze dair bazı şeyleri öğrenme fırsatı bulacaklar.

Bir konuyu işlerken ülkeleri ve kültürleri tanıtmak, tatili ve farklı ülkelere seyahati seven Brezilyalıların seyir zevkine uygun bir tarz. O yüzden olsa gerek daha evvel çekilen iki dizi de çok seyredilmiş. Klonlama dizisinin bütün bölümlerinin reyting ortalaması 47, Hindistan Yolu’nun ise 40 civarında gerçekleşmiş. Salve Jorge’un iki haftalık reyting ortalamasına bakınca yaklaşık 35 ile başlangıç yaptığını görüyoruz. Senaryo yazarının açıklamasına göre geçen hafta Sao Paulo’da iki milyonun üzerinde evde Salve Jorge seyredilmiş. Bir evde yaklaşık dört kişi yaşadığını varsayarsak eğer, bu rakam yaklaşık sekiz milyon insana tekabül ediyor. Yani Sao Paulo’nun neredeyse üçte ikisi tarafından seyredilmek manasına geliyor.

Dizinin başlamasıyla birlikte dini bir tartışma da alevlendi. Aynı zamanda ikinci büyük televizyon kanalının sahibi olan Evanjelik rahip, Salve Jorge gibi bir kutsalı putlaştırıp, satma suçlamasıyla çıktı dizinin karşısına. Bazı yorumcular Evanjelik rahibin bu çıkışının ardında kendi televizyonlarının seyredilmeme korkusunun yattığını düşünüyor. Daha evvelki iki örneği çok seyredilen dizi, bir de çoğunluğu dinine bağlı Brezilyalılar tarafından kutsal sayılan Salve Jorge gibi bir unsurla birleşince daha fazla seyredileceğinde şüphe edilmiyor.

“Reklamın kötüsü olmaz.” mantığını dikkate alırsak bu çıkışın Kapadokya ve Türkiye imajını, Brezilyalıların kafasında daha da saygın ve kalıcı hale getirmeye yarayacağını söyleyebiliriz.

Gelelim dizinin konusuna. Gece yarısı ekspresi gibi filmlerle Türkiye ve Türklerin imajının nasıl karalandığını hepimiz biliyoruz. Çok seyredilen bir filmin tesirini en kötü tarafından yaşamış bir milletiz. Dolayısıyla da “Brezilya dizisi” denilince şuuraltımızda yer etmiş korkuların harekete geçmesi son derece normal. Hepimiz aynı korkularla yaklaştık ilk önce. Dizinin parmak basmak istediği konu kadın ticareti olunca, bu korkular hepten zirveye çıktı.

Konsolosluk, THY Sao Paulo Genel Müdürlüğü ve Brezilya’da yaşayan vatandaşlarımız olarak temaslar kurmaya başladık. Senaryo yazarı ve dizide rol alacak kişilerle görüşüldü.  Diziye danışmanlık yapan Türkiye sevdalısı Brezilyalılardan nabız alındı. Bütün göstergeler Türkiye’nin, Salve Jorge’un yaşadığı ülke olarak satılan kadınların kurtarıldığı güvenli yer olacağını gösteriyordu.

Zaten Salve Jorge bir nevi Hızır gibi görülüyor. Hızır ülkesi Türkiye de o iğrenç tüccarların eline düşen kadınların kurtuluşa erdiği yer olacaktı. Teyakkuz hali biraz da gerginlikle beraber dizi başlayıncaya kadar devam etti. Dizinin yayınlanmaya başladığı gecenin ertesinde, caddede yürüyen başörtülü bayana arkadan seslenen adam “Hanımefendi, siz Türkiye’den misiniz? Brezilya’ya hoş geldiniz.” diyor. Daha birinci gün için hiç de küçümsenmeyecek bir netice olsa gerek bu ilgi.

Büyük bir çoğunluğu Katolik ve kendi inançları çerçevesinde dindar olan Brezilyalıların kutsalları arasında yer alan Aziz Jorge’un saygınlığı, Kapadokya, Türkiye ve Türklerin Brezilya’da saygın bir imaja sahip olmasına doğru ilerleyecek gibi görünüyor. Tabii ki, teyakkuzu elden bırakmamak kaydıyla...

Etiket :

Yahya derler bir adam

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

“Her karşılaştığın insana ‘Bayramınız mübarek olsun’ diyememek nasıl bir duygu?” diye sormuştu kıymetli bir dost. Ona “Bir avuç olmanın da farklı avantajlarını” söylemeye çalışmıştım. Gerçekten de bunu yaşıyoruz. Sağ olsunlar, Türkiye ve Avrupa’dan gelen arkadaşlar Brezilya’daki bir avuç vatandaşın bayramına apayrı renkler kattılar. Onlar ki -içlerinden birinin ifadesi ile- Ramazan Bayramı’nı aileleriyle, Kurban Bayramı’nı ise dünyanın dört bir tarafına dağılmış muhacirlerin arasında geçirmeyi itiyat edinmiş müstesna kimselerdi.

Bayram akşamı Sao Paulo’daki okulun bahçesine tezgâh kurulmuş, misafirler için sac kavurmadan dönere, kalburabastı tatlısından sosyete lokumuna kadar türlü yiyecekler hazırlanmıştı. Öğretmen ve talebe arkadaşlar et işlerini, hanımefendiler de yeşillik ve tatlı kısımlarını üstlenerek ziyaretlerine okyanus aşırı yerlerden gelenlere tadı damaklarda kalacak bir hoşamedi hazırlamışlardı.

Misafirlerden birisi “Maşallah bu öğretmenlere. On parmaklarında on marifet var. Her yere koşup, her işi yapıyorlar.” dedi, performansı görünce. Döner tezgâhının başındaki öğretmenlerden birisi yemek sonrası devam eden enstrümantal Türk musikisi konserinde ney üflüyordu çünkü. Herkes dağılınca talebelerle birlikte mutfağa girip, bulaşıkların icabına bakmışlardı. Gecenin sürprizi bir Brezilyalının ud resitaliydi. Musiki bilgisi yerinde olan Leonardo, Türk müziğinin makamlarını öğrenmek üzere Türkiye’ye gitmiş. Türkçeyi biraz ama Türk musikisinin makamlarını bir hayli öğrenmiş. Udunu adeta konuşturdu bayram akşamı. Asıl yoğunluk cumartesi günü Rio’da yaşanacaktı. On bin aileye dağıtılacak kurban etleri için kesim yerine gitmek üzere gece yarısı yola çıkıldı. Kesimleri yapacak kasap, hafif sakallı güler yüzlü bir Arap’tı. Sabahleyin saat yedide kesim başladı. Başlangıçta her şey normal gidiyordu. Türkiye’de de bilindiği gibi anguslar iri ve kuvvetli hayvanlar. Sistem son derece güvenli ve iyi hazırlanmış olmasına rağmen angusları zapt etmek kolay olmuyordu. Kasap Yahya, şartların çok zorlaştığı anlarda bile yüzündeki tebessümü korumayı başarabiliyordu.

Kesim biraz ilerlemişti ki, Yahya sık sık yüzünü yıkamaya, kafasından su dökmeye başladı. Yetmeyince kaskın içine su doldurarak kafasına geçiriyordu. Bir sıkıntı olduğu anlaşılmaya başlamıştı ki, ateşinin yükseldiğini ve tansiyonunun düştüğünü söyledi. Sağlık memuru ve kesimde bulunan diğer elemanlar “Bırak. Diğer kasaplar devam etsin.” demeye başladılar. Yahya, aynı sakin ve mütebessim çehre ile “devam edebileceğini” söylüyordu. Fakat bünye bu, rahatsızlanınca sahibinin sözünü dinleyemiyor. Yahya da vücuduna söz geçiremez hale gelmişti galiba ki ara verdi ve suyun altına girerek elbiseleriyle birlikte duş almak suretiyle kendisini toparlamaya çalıştı.

Kasabın halini görenler kesimi bırakması için ısrar ettilerse de Kasap Yahya, “Bu başka bir şey. Bunları benim kesmem lazım.” diyerek işine devam etti. Orada Yahya’dan başka Müslüman olmadığı için anlamayacaklarını bildiği için uzun açıklamalar yerine “Benim kesmem lazım.” diyerek kararlılık gösteriyordu. Yerinde suyun altına girdi, yerinde ağzına attığı tuz ile tansiyonunu dengelemeye çalıştı. Ertesi gün Rio’ya ulaşması gereken kurban etlerinin yetiştirilebilmesi için kendisini ortaya koyarak işini mükemmel bir şekilde tamamladı. Siz gazetenize göz atarken on bin ailenin evine Kasap Yahya’nın kendisini hiçe sayarak kestiği kurban etleri girmiş olacak. Etlerle birlikte dağıtılan bin adet Brezilya ve Türkiye bayraklı tişörtü giyen 12-15 yaş arası gençler Rio sokaklarında dolaşıyor olacak. Türkiye’de kurban üzerinden çıkartılan manasız tartışmalar sürerken, kurbanlarını köprü kurma vesilesi yaparak okyanus aşırı ülkelere gidenler sineleri şükür dolu olarak evlerine dönecekler inşallah. 

Etiket :

Üç Türkiye (yabancı gözüyle)

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Şaşırmıştım. Dinledikçe şaşkınlığım daha da artıyordu. Türkiye’ye iki defa yolu düşmüş.

Özel olarak gitme fırsatı bulamamış. Ama dünyanın nereye gittiğini merak eden, o merak saikiyle de gücü yettiğince gelişmeleri takip eden biriydi. Başladı anlatmaya: “Üç farklı Türkiye görüyorum.” cümlesiyle girmişti konuşmasına. Sonra tasnif geldi arkadan: Birincisi taklitçi Türkiye, ikincisi tarihçi Türkiye ve üçüncüsü de sahip olduğu değerlerin farkındaki Türkiye.

Taklitçi Türkiye üzerine fazla konuşma gereği duymuyordu. 28 Şubat’la şaha kalkmak isteyip de tepetakla giden bir dönem olarak görüyor taklitçi Türkiye’yi. “Ciddi bir tabanı var. Devam eden, hatta dindar kitle içindeki entelektüellerden bir kısmını etkileme istidadı da dahil olmak üzere geleceğe uzanan tesirleri görmezden gelinemez boyutta, ama vereceği bir şey yok” diyor. “Vereceği bir şey yok” ifadesinden maksat, Türkiye dışındaki insanlar için kayda değer bir tarafı yok manasına geliyor. Modern Avrupa’nın kopyası ve derdi ulus devletinin bağımsızlığının devamı ile sınırlı.

“Tarihçi Türkiye”, diyor, “Alımlı görünse de ilerlemesi zor.” Tarihinin ve stratejik yerinin bahşettiği derinliği kullanarak şanlı geçmişinin devamını yazmak istiyor. Kullandığı dil, geliştirdiği argümanlar ve sahip olduğu duruş, istese de istemese de cepheleşmeyi ve dolayısıyla itişip vuruşarak ilerlemeyi mecburi kılıyor. Tarihin devamını, geçmişin kalıntıları üzerine kurmak ise meşakkati çok ama ortaya ne çıkacağı tam belli olmayan bir süreç. Bu süreç, zengin bir hayalden besleniyor olsa da hakikate taşınma yüzdesi belki de hiç olmayacak kadar düşük. Tarihi şuur altından yeni bir tarih şuuru çıkarmak, tarih üzerinden üretilen korkuları da abartarak güncelleme fırsatı veriyor muhaliflere. “Neticede” diyor, “Muvaffakiyetinin zirvesine ulaşsa bile bölgesel kalmakla sınırlı bir Türkiye bu.”

“Değerlerinin farkındaki Türkiye’ye gelince” diyor ve orada biraz duruyor. Sonra “Sezdiğim ama künhüne vâkıf olamadığım, dolayısıyla, dikkatle izlemek zorunda hissedip de nasıl yapacağımı tam kestiremediğim bir taraf burası.” diyerek, sözlerine devam ediyor: Aslında “Tarihi yeniden yazmak isteyen Türkiye” diyesim geliyor bu kısma. Fakat biraz daha beklemek ve araştırmak zorunda hissediyorum kendimi. Ekonomik kriz ve meseleye ekonomiler açısından bakanlar, Arap Baharı, Suriye iç savaşı, terör ve dolayısıyla bölgeye uluslararası ilişkiler açısından bakanlar, güçler hiyerarşisi ve Türkiye’nin bulunduğu basamak açısından konuyu değerlendirenlerin asla göremeyeceği bir Türkiye var burada. İslam, insan, tarih ve coğrafyasının muhassalı, cepheleşmenin dışında kalmak isteyen, sınırlar aşırı olabilme istidadına sahip ve tabir yerindeyse milli unsurlarını tam manasıyla küreselleştirebilecek bir kıvam göze çarpıyor. Diyorum ki, eğer kendi içinden daralmalara maruz kalmazsa “Batılılaşma değil” ama beşeri aklın ürettiği maddi bedene ruh üfleyerek, aklın arkasına kalbi yerleştirip, onu irşat ederek, Batı’yı Doğu’yla buluşturup, insanlığın geleceğini hayalin ufkuna taşıyacak bir istikbal vaadi ile karşı karşıya olduğumuzu sezebiliyorum. Siyasi kısmının tekmili, uluslararası alanda temsili gibi hususlarını kestiremediğim için şimdilik dip dalgası gibi değerlendirdiğim üçüncü Türkiye ilgimi çekiyor. Araştırmak istiyorum. Kanaatim o ki Türkiye, eğer bir gün dünya için önem arz ederse, şüphesiz bu üçüncü Türkiye’den olacak!

Şaşırmakta haksız mıyım? Bizler ülkemizin hızlı değişen gündemleri, boyun ağrıları ve problemleri ile uğraşırken dışarıdan serinkanlı bakanların neler gördüğünü dikkatten kaçırıyoruz galiba. İnsan olarak endişeler taşıyan ve o endişelerle gelişmeleri takip edenler şimdilik adını koyamasalar da Türkiye’de farklı bir ışık görüyorlar.

Etiket :

Türkiye üzerine iki senaryo

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Gelecek hafta Salve Jorge dizisi başlıyor. Halihazırda on yedi bölümü çekilmiş olan dizi, ilerleyen bölümlerinde Türkiye’ye uzanacak. Dünyanın başındaki problemlerin, Brezilya’nın payına düşenlerinden bir iki tanesini merkeze alan dizi, Türkiye’de tarihin/efsanenin tekrarını deneyecek.

Salve Jorge, çoğunluğu Katolik olan Brezilyalılar için Kapadokya’da yaşadığına inanılan ve ilk Hıristiyanların uğradığı zulümlere karşı duran efsanevi bir kahraman. Elindeki mızrağı ejderhanın bağrına saplayan Salve Jorge heykellerini Brezilya’nın her tarafında görmek mümkün. Tarihi arka planı Salve Jorge’dan, tarihi mekânı da Kapadokya’dan alan film, güncel probleme yine Kapadokya’da çare arayacak. Efsanevi kahramanın güncellenmiş halini ise iyi at binen Brezilyalı bir güvenlikçi oluşturacak.

Garip karşılayabilirsiniz ama dizi vesilesiyle Brezilyalıların çok büyük bir bölümü Türkiye adında bir ülkenin varlığını öğrenecek. Önemli bir bölümü de Türkiye’nin Arap ülkesi olmadığını fark edecek. Bizler ise ülkemizi bir de Brezilyalıların baktığı yerden görme fırsatı elde ederek yeniden düşünme fırsatı bulacağız.

Salve Jorge dizisi, her film gibi senaristin yazdığı gibi çekilecek ve ticari amaçlarına ulaşabilmek üzere senaryosu da dahil, her şeyiyle şekil değiştirerek yoluna devam edecek. Başarısını, yakaladığı seyirci ve kanalın aldığı reklam miktarı belirleyecek. Dizi halk üzerinde belli bir tesir icra etse de en nihayetinde ekranda sahnelenecek. Ama Türkiye ile alakalı bir de ikinci senaryo var Brezilya’da şahit olduğum.

İslam ve Ortadoğu üzerine çalışmaları olan bir zatı kahve içmek üzere davet etmiştik. O günlerde her şey yolundaydı. Arkası arkasına Türklere vizeyi kaldıran ülkeler açıklanıyor, komşularla ilişkileri sıfır düşman esası üzerine bina etmeye çalışan Türkiye’nin, Ortadoğu’da model olması üzerinden ilerleyen süreç adına önemli gelişmeler kaydediliyordu. Kahve sohbeti İslam ve Türkiye üzerine devam ederken misafir, ilginç olsa da o günün tatlı havası içinde ancak detay olarak kaydedilebilecek bir soru sordu:

“Bazıları o bölgede savaş çıkacağını ve Türkiye’nin de savaşın taraflarından olacağını söylüyor. Bölgeden birisi olarak siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

İşte ikinci senaryonun içinde yer alan hikâyeciklerden birisi bu soruda kendisini gösteriyordu. Bu senaryo Salve Jorge gibi hayalden beslense de ekranda değil, hayatın içinde ve arzın bizzat üzerinde oynanmak üzere yazılıyordu.

Soru, “Senaryonun bölgesel ayağı, sıfır düşman ve yönetimlerin daha fazla demokrasi ile ülkelerine sağlayacağı açılımla mı, yoksa savaşla mı geçilecek?” noktasını kurcalıyordu. Misafir Türkiye’nin savaşsız ve ülke yönetimlerinin sağlayacağı demokratikleşme ile yola devam gayretinin sonuca ne kadar tesir edeceğine dair kanaatleri öğrenme peşindeydi. Tunus’tan başlayıp, Tahrir Meydanı’nda destanlaşan Arap Baharı, Türkiye modeli rüzgârları estirirken bu soru da neyin nesiydi şimdi!

Aradan fazla geçmemişti ki, “Bahar”dan beklenen “domino etkisi” Libya’da iç savaşa saplandı. Fransa, mahallenin büyüğü olarak duruma yer yer müdahale etmiş, “gerektiğinde vurmuş” ve kırk yıllık Kaddafi iktidarı, Kaddafi’nin muhalifleri tarafından öldürülmesiyle noktalanmıştı.

Şimdi aynı iç savaş Suriye’de yaşanıyor. Mahallenin büyüğü ise Türkiye. Ne var ki Esed, Kaddafi’nin aksine erken davranarak -tartışmalı olsa da- uçağımızı düşürüp, Akçakale’ye ilk bombayı atarak, mahalle büyüğünün müdahale ihtimalini, erken davranıp, ilk müdahaleyi yapmak suretiyle Libya-Fransa örneğinden farklı bir noktaya taşıdı. Bugün müstebit ve zalim bir iktidara dışarının müdahalesi değil, Suriye-Türkiye savaşı konuşuluyor.

Salve Jorge Brezilyalıların tamamına hitap ediyorsa, bu ikinci senaryo da on milyon kadar olduğu tahmin edilen Suriye ve Lübnan kökenli Brezilyalıları yakından alakadar ediyor.   

Senaryo yazmak ile aktör olmak arasında ne kadar fark varsa, prodüksiyon şirketinin sahipleri ile reklam arasında da o kadar ilişki var vesselam...

Etiket :

SENAİ

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

SENAİ, Arapçada 'medih' manasına gelen "sena" kelimesine benzese de aslında Portekizce bazı kelimelerin baş harflerinden oluşan bir kısaltma.

Ancak ismiyle müsemma derler ya, işte o manada sena edilmeyi fazlasıyla hak ediyor. Geçmişi 70 sene öncesine dayanıyor SENAİ'nin. İkinci Dünya Savaşı'nın sıcak günlerinde atılmış temelleri. Alman savaş gemileri Brezilya sahillerini kapatıp, ithalat yollarını engelleyince kendi sanayilerini geliştirmekten başka yol kalmamış Brezilyalılara. Bu arada düşünmüşler. Sanayi gelişecek ama yetişmiş işçi ihtiyacı nasıl karşılanacak?

Joao Batista isimli bir mühendis, işçi yetiştirmek üzere okullar açma fikrini atmış ortaya ve SENAİ okulları dünyaya örnek olacak bir düşünce ve pratikle gelişmeye başlamış. Bugün Brezilya genelinde 726 okul, 420 kamyon okul ve iki tane de gemi okul olmak üzere toplam 1128 adet okuldan oluşan bir zincir çıkmış ortaya.

Sao Paulo'nun merkezindeki okulun standardı ne ise Brezilya'nın en ücra yerindeki okulun standardı da aynı. Okul açılamayan yerlere de kamyon ve gemi okullar vasıtasıyla gidilerek kurs veriliyor. SENAİ'lerden kurs alanların bir işe yerleşme oranı yüzde 72. Kamyon okul denilince küçümsememek lazım. Sao Paulo'daki bir okulun bahçesinde hazırlıkları tamamlanmış bir kamyon okul gezdik. 18 metreye 2,60 ebatlarındaki kamyonun içi fevkalade hazırlanmış bir nano-teknoloji laboratuvarıydı. Akıllı tahtasından, projeksiyonundan, bir cismi 30 bin defa büyüten bir bilgisayar ile 150 bin defa büyüten bir bilgisayar var. Duvarlarda nano-teknoloji ile üretilen malzemeler sergilenmiş. Nano-teknoloji ürünleri üretiminden kullanımına kadar bütün safhalarıyla sergilenerek kursiyerlere hazırlanmış.

Bu okulların masrafları işadamlarından zorunlu olarak kesilen yüzde birlik bir gelirden karşılanıyor. Kurulduğundan bu yana 15 bin farklı alanda kurs verilmiş SENAİ okullarında. Şu anda da 2500 farklı alanda kurs mevcut.

Brezilyalılar bir işi yapmadan önce onu yapacak elemanları yetiştirme ve planlama konusunda titizlikle çalışıyorlar. Mesela bugün bulunmuş zengin petrol yatakları var Brezilya kıyılarında. Fakat bu petrol denizin altında ve denizden sonra yaklaşık 4 bin metre daha aşağıda. Sanayi ve ticaret odaları ile üniversiteler bu petrolü çıkartmak üzere teknoloji geliştirme meselesinde ortak çalışmalar yürütürken SENAİ yani sanayici ve işadamları tarafından desteklenen bir nevi çıraklık okulları da bu teknolojiyi kullanacak elemanları kurslar vasıtasıyla hazırlıyor.

Yeni bir teknoloji transfer edilse, yahut Brezilya'da yeni bir makine yapılsa hemen bir tane SENAİ okulları tarafından alınıyor ve o teknolojiyi kullanacak elemanlar yetiştirilerek sektöre hazırlanıyor. SENAİ okulları fabrikaların kendi elemanlarını getirerek okulda eğitim almalarına imkân verdiği gibi bazen de fabrikalara giderek yeni teknolojiler konusunda fabrika çalışanlarını yerinde eğitebiliyor.

Okulun bir bölümüne girdiğimizde hayrete düştük. Zira en pahalı otomobil markalarının henüz piyasada görülmeyen modelleri orada sıralanmıştı. Müdür Bey'e bakınca anlatmaya başladı: "Bütün markalar bize böyle araba yollar. Biz de doğrudan o otomobil üzerinde çalışarak servis hizmeti verecek elemanlar yetiştiririz. Sonra da otomobil servisleri çalıştıracakları elemanları bizim kursiyerlerimizden seçerler."

SENAİ okulları gerçekten görülmeye değer bir örnek. Bu okullardan NASA'ya parça yapıp göndermişler. Başlangıçta sektörlere işi bilen işçiler yetiştirmek üzere yola çıkan okullar bugün itibarıyla ciddi bir seviyeye ulaşmış. Kursiyerlerini sınavla alıyor. On beş tane de fakülteleri var. Teknik kurslardan üniversite ve üniversite sonrası uzmanlık eğitimine kadar çıtayı yükseltmişler. Bu da "ben geliyorum" demenin Portekizcesi galiba..

Etiket :

Hizmet ağacı

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Etrafı cıvıl cıvıl olsa da harimine çok az insan girer onun. Amazon ormanlarından, şeker kamışı ve soya ile yeşermiş sınırsız ovalarına ve oradan deniz gibi ırmaklarına kadar cennetasâ bir coğrafyanın şifresidir sanki. Kimlerin nasıl baktığını bilmesek de, bizim için o, "hizmet ağacı"dır.

Ona baktıkça hayallerimizi, niyetlerimizi, görür; bir tedai ile asırlar öncesine gideriz: Mevlânâ Celaleddin Hazretleri'nin Mesnevi'sini okuduktan sonra, "Ete kemiğe büründüm /Yunus olarak göründüm." diyen, Yunus Emre gibi, ona bakmak yeter bize. Ne uzun uzun konuşmaya gerek kalır ne de anlamak için derin derin düşümeye. Ders adına lazım olan şeyler, bir bakışta alınsın diye Ezeli Kudret tarafından gözlerin önüne dikmiş ulu bir anıt gibidir.

Ne kadar ilginçtir ki, hemen etrafından grup grup insanlar toplanır. Kay kaylarla, bisikletlerle çevresinde ne hünerler sergilenir. Sabahın erken saatlerinde insana derinden seslenen Uzakdoğu müziği eşliğinde yoga yapan gruplar birbirini takip eder. Ama hiçbiri küçük parke taşlarıyla üç yüz altmış derecelik dairevi alanın içine yerleşmiş o ağacın altından geçmezler.

Geçseler de ya onlar bizim ağacımızı tanımaz, ya da bizim ağaç onların kulağına fısıldamaz. Nasıl korunuyor bilemiyorum ama görünen bir şey var ki, aşkın mecazîsini içlerinden geldiği gibi yaşarken ar etmeyenler bile, etrafında fink attıkları halde onun harimine giremiyorlar.

Uzaktan bakanlara alelade görünür. Hatta o alelade görüntünün arkasındaki sırra vâkıf olmayanlar biraz ilerideki bambuların gölgesine meftun olup, onu hiç fark etmeyebilirler. Bilmezler ki, iki tarafa dizilip, karşılıklı eğilerek yolu "alemeda"ya çeviren bambular, müstesna bir mekâna geçişinin koridorunu oluşturmak üzere oradadırlar. Bumbudan tâkın altından geçenler, az ilerideki dairevi mekânın, mütevazı görüntü altında sakladığı sırra mahrem olacaklar.

São Paulo'ya gelen arkadaşları fırsat buldukça onun yanına götürürüm. Aziz bir dostla tanıştırır gibi öncesinde ağacımızın hususi hallerini anlatmaya başlarım; bir nevi şartlandırırım ki, sırlarına dikkat kesilsinler. Kollarından birinin altına konulan demir bastonu gördüklerinde yüreğime bir bardak asit dökülür sanki. Bilemiyorum çünkü onu koyanların niyetini. Osmanlı'ya hasta diyenler mi verdi eline o bastonu, pis bir kahkaha atarak; yoksa oradan geçen bir garip, "az kaldı biraz daha dayan" diyerek mi verdi?

Kimi tanıştırdıysam, fotoğraflamak ve başkalarına göstermek istedi ağacımızı. Ama ne mümkün, en fazla bir iki şey söyledi fotoğraf karelerine ağacımız. Hiç kimse onu merceğin içine hakkıyla alamadı. Alıp, başka yerlerdeki meraklılara götüremedi. O kendi dilince dedi ki, kâğıtlara basılmak için değil, kulaklara fısıldamak için buradayım. Ve dairesine girip, etrafında bir tur dolaşanlara açtı sırrını sadece.

Bu coğrafya ilginç bir yer. Şairin "Her şeyde Allah'ın vahdaniyyetine delalet eden bir ayet vardır." dediği gibi, burada ağaçlar mesajlarını adeta insanların gözüne sokuyor. Umursamaz hallerini görünce de sanki "Kör olası münkir gözü/ Görmez oldu yüzümüzü/ Hem işitmez sözümüz (...)" mısralarıyla iç geçiriyor.

Evet, her ağacın bir işareti olsa da, hiçbirisi bizim ağaç kadar muhtevası derin ve esasa müteallik bir mesaj vermeye muktedir değil. Ben de onun fısıldadıklarını hakkıyla yazabilecek kaleme sahip değilim. Erbab-ı hizmetle birlikte dairesine girip, altında müzakere ederek çözebiliriz onun esrarını. Bulunduğu park özellikle bitki çeşitliliğini göstermek üzere tasarlanmış ve her ağacın önüne bir plaka yerleştirilerek ismi ve özellikleri yazılmış olduğu halde bir tek bizim ağacın plakası ve ismi yok. Park yetkilileri bile sırrına saygı duymuş, adını bile söylememişler. Belki de isimlere takılmadan, rahat rahat ona "hizmet ağacı" diyebilmemiz için boş bırakmışlar. Kim bilir?

Etiket :

Brezilyalıların Kapadokya dizisi

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Brezilya dizisi denilince, irkilenlere "Haksızsınız..." demeyeceğim; ama "Bir dakika!" demeden de edemeyeceğim. Önce bir hatırlatma yapıp, sonra dizi hakkındaki bilgilere geçelim: Gerçekte, ne Brezilya, Türkiye'den göründüğü gibi ne de Türkiye, Brezilya'dan göründüğü gibi. Daha doğrusu Türkiye, Brezilya'dan daha yeni yeni görünmeye başladı. İşte çekilen dizi bu noktadan bakınca çok önem arz ediyor. Neden mi?

Öncelikle Rio'da bulunan beş ayrı yerleşkesi ile diziyi çeken televizyon kanalı adeta küçük ölçekli bir şehir gibi. Sahip olduğu mekânlarda platolar kurarak en çok seyredilen dizileri çekiyor. Her Brezilyalı mutlaka bir dizi takip eder ve kaçırdığı günleri de dizilere özel dergilerden okuyarak telafi eder. Globo kanalı bu geniş seyirci kitlesinin yüzde yetmişine hitap ediyor.

İkincisi; Türkiye'de çekilmekte olan dizi, türünün ilk örneği değil. Daha evvel aynı şekilde iki ayrı dizi çekilmiş ve çok ilgi çektiği için Türkiye kendilerine hatırlatıldığında çalışmaya değer görmüşler. Dolayısıyla ne yapacakları belli olmayan bir hadiseyle değil, ne olabileceğini iki farklı örnek üzerinden takip imkânına sahip olduğumuz bir hadise ile karşı karşıyayız.

Üçüncüsü; Brezilya'ya geldiğimizde ikinci tekrarı yayınlanan "Kloni" dizisi, tekrar olduğu halde en çok seyredilen diziler arasında yer alıyordu. Bir kısmı Fas'ta bir kısmı da Brezilya'da çekilen bir diziydi. Arapları ve Arap kültürünü konu ediniyordu. Kloni gibi Türk kültürünü konu edinen bir dizinin hazırlanmakta olduğunu duyunca Brezilya'daki Arap toplumu ile temasa geçtim. Dizi boyunca senaryo yazarıyla görüşen ve hem danışmanlık yapan, hem de muhtemel yanlışların önünü almak üzere adeta denetim yapan bir beyefendi ile görüştüm. Netice itibarıyla aramızda geçen bütün konuşma iki cümlede toplandı. Diyordu ki: "Bu çok harika bir fırsat; Amazonlardaki kabilelere kadar herkes Türkiye'yi, Türkleri ve kültürünüzü tanıyacak. Dizi boyunca bütün kanallar sizleri davet edecek. Hatta başka ülkelerden aranacaksınız. Kloni oynarken Almanya, Rusya, Japonya gibi ülkelerden telefonlar alıyorduk. Çünkü bu diziler elli-elli beş ülkeye satılıyor. Brezilya ile sınırlı kalmıyor."

Dördüncüsü; "İyi de kültürümüzü nasıl tanıtacaklarını nereden bileceğiz?" diyenlere öncelikle, "Haklısınız..." dedikten sonra bir bilgi aktarmak istiyorum. Bir avuç da olsalar, buradaki Türkler hem dizinin yapılmasına karar verme aşamasında etkileyici olmuşlar hem de senaryo yazarının yanına bir Türk yerleştirmişler. Başından beri atılan bütün adımlara vâkıflar.

Beşincisi; senaryo yazarı Gloria Perez, sahasında başarılı işlere imza atmış, olgun bir hanımefendi. Tabii olarak, macera ve sansasyon peşinde koşmak değil, kariyerini ustalık eserleriyle taçlandırmak istiyor. O yüzden "dediğim dedik" bir havadan ziyade, dizinin başarısı için gelebilecek her türlü katkıya açık duruyor. Kültürümüze dair güzel hikâyeleri, anekdotları, yemek hikâyeleri, nükteleri, esprileri ve Brezilyalıların diline pelesenk olacak sözleri olanlar e-mail yoluyla gönderebilirlerse Gloria Hanım'a ulaştırılabilir.

Altıncısı; dizinin adında yer alan Aziz Jorge, Kapadokya'da yaşadığına ve savaşlarda imdada yetiştiğine inanılan bir nevi Hızır figürü gibi. Brezilya ordusunun da manevi koruyucusu olarak telakki ediliyor.

Yedincisi; diziler bir konu etrafında örgüleniyor. Mesela, Arap dizisinin adı ilk defa Doli isimli koyunun kopyalanmasıyla gündemimize giren canlıların klonlanmasını işlemek üzere düşünülmüş, Arap kültürünün diziye girişi senaryoda yer alan hadiselerin geçtiği mekânlar itibarıyla olmuş. Kapadokya dizisinin konusunu da sosyal bir yara olarak insan kaçakçılığı oluşturuyor. İş vaadiyle İspanya'ya götürülüp, orada satılan bir kızın hikâyesi var merkezde ve bu hikâye yaşanmış gerçek bir vak'adan alınmış. Kız Türkiye'ye kaçarak kötü adamların elinden kurtuluyor. Kapadokya ve Türk kültürü böylece diziye giriyor. Dizi ile ilgilenen Türkler "Gece Yarısı Ekspresi" filminin tahribatını tekrar tekrar anlatarak senaristi uyarıyorlar.

Sekizincisi; elbette ki, dikkatli olmak ve diziyi her aşamasıyla takip etmek gerekiyor. Bir de haftanın altı günü bu diziyi seyreden Brezilyalıların Türkiye ile yatıp Türkiye ile kalkacağını düşünerek zamanın kıymetini bilip, değerlendirmek gerekiyor.

Etiket :

Herkes aynı soruyu soruyor

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

CMK 250 ve medyayı alakadar eden kanuni düzenlemeleri takip ederken, insan boş boş bakmak zorunda kalıyor. Ümitler ve beklentiler fazlasını istese de bazıları mücadeleden erken bıkıp, daha da kötüsü, sanki sahil-i selamete çıkılmış gibi birtakım hesaplara girebiliyor.

Bütün mesele darbe tehlikesine indirgenip, artık Türkiye'nin farklı ufuklara açıldığından bahsedilebiliyor. Hâlbuki darbeyi sadece askerler yapmaz; nefislerin, egoların, tul-i emellerin ve acûliyet gibi insanı maksadına ulaşmaktan alıkoyan negatif faktörlerin darbesi daha az tehlikeli değildir. Kanuni Sultan Süleyman'a öz oğlunu boğduran bürokratik fitne de, bir daha dönmemek üzere tarihe gömülüp gitmemiştir.

Uzaktan uzağa seyredip, hayıflandığımız meseleleri Türkiye'deki meslektaşlara bırakıp, biz işimize bakalım. Zira insana şevk veren, Cenâb-ı Hakk'ın nice ihsanı tele'lü ediyor dört bir yandan. Olimpiyatların rüzgârı TUSKON ticaret köprüsüyle buluşunca, nesim-i cennet esmeye başladı sanki. Dinamik Türkiye dünyanın dört bir tarafından gelen insanların da heyecanını zirveye taşıdı. Herkes aynı soruyu soruyor: Bu organizasyonlar nasıl başarılabiliyor?

Diğer taraftan Teksas'tan çıkan bir tartışma halka halka dünyanın uzak köşelerine kadar yayılabiliyor mesela. "60 Dakika" isimli haber programında tartışılan hizmet hareketi Brezilya'nın en önemli haber kanallarından birinde ele alındı. Amerika, İtalya ve Brezilya'dan üç kişi 60 Dakika programının konu edindiği mevzuları tartıştılar.

Eğitim gibi ciddi bir konuda Hizmet Hareketi'nden ilham alan okulların ABD'deki başarısı merkez noktasını oluşturuyordu tartışmanın. Muvaffakiyet, her türlü spekülasyonu saf dışı bırakmaya yetiyor neticede. Tartışma, "Çalışmışlar. Başarmışlar. Helal olsun." gibi bir sonuca giderek noktalandı.

Programın sunucusu ve tartışmacıların altını kalın hatlarla çizdiği noktaların başında İslam dünyasındaki en müessir hareket olarak hizmet mensuplarının, modern hayat içinde Müslümanca yaşamayı başarabilmesi geliyordu. İçlerinden birisi, "Dahası da var." dedi ve ekledi: "Modern hayatı Müslümanlaştırabiliyorlar."

Ne kadar ilginç değil mi? Çoğunluğu Katolik olan bir ülkenin entelektüelleri kendilerine göre yabancı bir hareket üzerinde yaptıkları gözlemleri açıklarken modern hayat içinde Müslümanca yaşayabilme başarısı ve hatta modern hayatın Müslümanlaştırılmasından bahsederken, bizde birtakım insanlar "dinî gayretlerinden ötürü" aynı hareket hakkında demedik şey bırakmadılar.

2003 yılında Ergenekon ve şürekâsı tarafından hazırlanan CD'leri sahiplenip, çevrelerine dağıtabildiler. Hem de arkasına, akla ziyan neler neler ekleyerek...

İlahiyat mensubu akademik unvanlılar arasından aynı tezviratı kitaplaştıranlar çıktı. Katolik bir ülkenin düşünen beyinlerine göre modern hayatı Müslümanlaştırabilenler, bizim dini ve milli gayret(!) sahibi unvanlılarımıza göre apaçık bir "ihanet" içindeydi. Soruyorsunuz. Bu alıntıladığınız konuların geçtiği kitaplara baktınız mı? Hayır. Tekrar soruyorsunuz. Dinler arası diyalog çalışması yapan vakıfla aynı şehirde bulunuyorsunuz. Akademisyen olarak gidip, yazmakta olduğunuz konuları bizzat yapanlarla hiç konuştunuz mu? Cevap: "Neyi konuşacakmışım ki? Her şey ortada!"

Şaşıracak bir şey yok aslında. Burası dünya. Kimisi binlerce kilometre öteden ışığı hisseder; kimisi Üstad Necip Fazıl'ın dediği gibi güneşi ceketinin astarında kaybeder. Aynı kuluçka altındaki yumurtalardan sarı sarı civcivler çıkarken içlerinden birisi bozulup, cılk olur gider.

Güzel ülkemizin elli yıldır aynı hikâyeyi anlatarak tezvirat yapanlarından bunalırsanız şöyle dışarıya bir göz atmakta fayda var. Çocukluğundan beri aynı hikâyeleri dinleyerek efsunlananların dışında kocaman bir dünya ve o dünyada nesnel ölçüler içinde yapılan birbirinden kıymetli çalışmalar var.

Etiket :

Çok hızlı bir ay

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Yoğun bir hafta yaşıyoruz. Önce Türkçe Olimpiyatları için 135 ülkeden gelen çocuklar ve Türkiye'nin dört bir tarafına yayılan programın heyecanı kapladı yüreklerimizi. Ardından Medeniyetler İttifakı toplantısı geldi. Şimdi sıra TUSKON'da. Brezilya 60 kişi ile katılıyor TUSKON programına. Dünya Türkiye'ye toplanıyor gibi...

Olimpiyatlar her geçen sene dev adımlar atarak ilerliyor Allah'a şükür. Kendi adıma bir taraftan programın coşkusunu yaşarken diğer taraftan hayal âlemine açılıyorum. Aynı heyecan, aynı sıcak duygularla, dünyadaki tüm milletler gibi Brezilyalıları da kucaklamış. "Türkçe ile bu nasıl olur?" demeyin. Olimpiyat organizasyonundaki inkişaf hızı, hayallerimizin çok uzakta olmadığını gösteriyor. İnşallah yakın bir gelecekte milli hislerimizin âlemîleştiğini görme imkânına kavuşuruz.

Medeniyetler İttifakı toplantısına katılan Brezilya Devlet Başkan Yardımcısı Michel Temer, çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmasının Brezilya Meclisi tarafından onaylandığını açıkladı. Bir süredir üzerinde çalışılan anlaşma prensip olarak kabul edilmiş, her iki ülkenin meclislerinden geçerek yasalaşmayı bekliyordu. Türkiye sür'atle bu aşamayı da halletmiş ve Brezilya'yı beklemeye başlamıştı. Şimdi Brezilya tarafının da süreci tamamladığını öğrenmiş olduk.

Türkiye attığı hızlı adımlarla başka ülkelerin de işleyişine hız katmaya başladı. Büyükelçimiz Ersin Bey, aynı anlaşmayı yapabilmek için İsrail'in çok çalışmasına rağmen daha komisyondan bile geçirememiş olduğuna dikkatlerimizi çekmiş ve "Mümkün olursa Başbakan'ımızın Brezilya ziyaretine kadar meclis aşamasının geçilmesini arzu ediyoruz." demişti. Hedef, kanunlaştırma sürecini Başbakan'ın ziyaretine yetiştirmekti. Demek ki, daha da hızlı gidilmiş ve yaklaşık yirmi gün zaman kazanılmış.

Haziran ayı içinde Rio +20 toplantısı için Sayın Kadir Topbaş ekibiyle birlikte Rio'ya gelecek. Arkasından Sayın Başbakan tahminlere göre beş bakanıyla birlikte Brezilya'ya gelecek. Mayıs sonu itibarıyla Türkiye'ye yapılan ziyaretler, haziran sonu itibarıyla da Brezilya'ya yapılan iade-i ziyaretlerle tamamlanmış olacak.

Böylece 2009 yılında alınan, her sene bir üst düzey ziyaretle ilişkileri geliştirme prensip kararı hayata geçirilmiş oluyor. 2009 senesinde Başkan Lula ile başlayan ziyaret trafiği 2010'da Tayyip Bey'in ziyareti ile devam ettirilmişti. 2011'de Başkan Dilma Rousseff ile devam eden Brezilya tarafının ziyaretine 2012'de yine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ziyareti ile cevap verilerek prensip kararının arkasında ciddiyetle durulmuş olacak.

Burada eksik kalan taraf, iki ülke ilişkilerine ilk hareketi veren Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Bey'in henüz Brezilya'ya bir ziyarette bulunmamış olmasıdır. Her ne kadar Türkiye'de icra makamı Başbakanlık olsa da Sayın Cumhurbaşkanı'nın ziyareti, ilişkileri daha da hızlandırarak perçinlemek adına ayrıca faydalı olabilir.

Bu yoğunluk içinde gerçekleşen tevafuka bakın ki, Türkçe Olimpiyatları'na giden Brezilyalı öğrenciler İstanbul'da Başkan Yardımcısı Sayın Temer ile buluşma fırsatı yakaladılar. Yer Medeniyetler İttifakı. Böylece Sayın Temer iki ülke arasında köprü kurmak için başlatılan mütevazı faaliyetlerden haberdar oldu. İstanbul'da Portekizce, Sao Paulo'da da Türkçe dersleri verildiğini öğrendi.

TUSKON toplantıları zaten kanında ticaret akan Brezilyalılar açısından ayrı bir heyecan olacak. Amazon eyaletinin Planlama Teşkilatı Başkanı programı duyunca iki yardımcısıyla beraber bizzat iştirak etmek istedi. Dinamizm her yere heyecan katıyor. Şimdilerde bu heyecanın adı Brezilya için TUSKON.

Etiket :

ilk 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Son

GÜNCEL

REKLAM

Blog ve Köşe Yazıları

EN ÇOK OKUNANLAR

DOSYA

RÖPORTAJ