Hamdullah ÖZTÜRK

Bir bilgi iki bakış

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

“Biz Müslüman’ız.” cümlesini duyunca, duraksadı.. sonra kendisini toparlayarak eski neşeli haline döndü ve bu diyardaki pek çok kişi gibi Müslümanlarla özdeşleştirilen o sesi çıkardı: Bom!

Yanından geçmekte olduğumuz bir inşaata dair verdiği bilgiler sebebiyle sohbetimiz o noktaya gelmişti. Anlattığına göre inşaatı yaptıran baptistlermiş. Tamamlanınca 55 katlı bir otel olacakmış. Biz de “Sen baptist misin?” diye sorduk. Keyifli keyifli anlatışından olsa gerek, öyle bir kanaate varmıştık. Bir  çığlık attı ve elini sallayarak, “Biz kim, baptist olmak kim? Aidatları çok yüksek.” dedi. Sorma sırası ona gelince, o meş’um imajla bir kere daha karşı karşıya kalmıştık. Mevzu sebebiyle tatsızlaşan durumu geçiştirip, taşı gediğine koymak gerekiyordu. Zira terörist imajı, öyle duydukça alışılabilecek şeylerden değildi.

Sohbet, kiliseler ve kiliselere ödenen zorunlu aidat miktarları üzerinden devam etti. Biraz evvel, Antep’ten teşrif eden misafirlerimizle Rio Katedrali’ni gezmiştik. Bir gün öncesinde de Corcovado tepesindeki Cristo heykeline çıkılmıştı. O farkında değildi ama anlattıkları ile, bizim gezi safahatı arasında ciddi bir mutabakat vardı. Mutabakatı anlaşılır kılacak bilgilere de ihtiyaç vardı. Rio de Janeiro’nun çeşitli yerlerinde “Rio işte budur!” yazılı billboardlar çıkar karşınıza. Billboardlarda, Rio’nun temsili olarak gösterilen resimde, kollarını iki yana açarak haç şekli almış bir insan suretindeki Cristo heykeli yer alır. Heykelin yeri gerçekten çok iyi düşünülmüş. Usta, tepenin şeklini ve etrafını dikkate alarak öyle bir yerleştirmiş ki, heykel, adeta yer şekillerinin tabii bir neticesi olarak ortaya çıkmış gibi... O tasarım insana, “İşte sanat bu!” dedirtiyor.

Tasarım, coğrafi bakımdan “Rio işte budur!” slogan cümlesini teyit etse de, insanlar ve şehirde yaşanan hayat açısından bakınca durum tamamen farklıdır. Yaşlı bir dosttan duyduğum, “Kıyamet Rio’dan kopmaya başlayacak!” cümlesini haklı çıkartacak kadar mevzuun uzağında duruyor. Hz. İsa ve getirdiği hakikatler açısından bakınca ortaya çıkan bu fark, heykel ve onunla ifade edilenler açısından bakınca belki de tam bir uyuma dönüşüyordur. Bu konuyu derinleştirebilmek için daha fazla bilgi ve müşahedeye ihtiyacım var.

Rio Katedrali de heykel gibi görmeye ve üzerinde düşünmeye değer bir eser. İlk dikkat çeken tarafı, huni şeklindeki farklı mimarisi oluyor. İçeriden bakınca, ortada ana mekân ve onun iki yanında yer alan iki tali mekânla, teslis düşüncesini toprağa nakşeden klasik mimarinin soyutlaştırıldığı görülüyor. Daire şeklindeki yekpare mekân, yukarıya doğru daralarak yükselen duvarlar vasıtasıyla tavanı oluşturan haçta toplanıyor. Ana tema yine teslis olmakla beraber ifade biçimi değişmiş oluyor. İfadedeki bu değişim, bir ayrışmayı da beraberinde getiriyor. Toprak kendisini üç parçaya bölen düşünceden kurtularak birliğe ulaşırken, insanların yaptığı duvarlar topraktan uzaklaştıkça eğrilip, daralarak haçta üçe bölünüyor. Böylece yeni mimaride bir ile üç karşı karşıya geliyor. Bir daha geniş ve temelde yer alırken, üç, küçülerek havada kalıyor.

Aklımız, gezilen mekanlar ve çağrıştırdıklarıyla meşgulken, taksicinin verdiği, baptistlerin yüksek aidatı ve kendi kilisesine gelirinden yüzde on ödemek zorunda olduğu bilgisine bir cümle ilave ediyoruz: “Biliyor musun? Biz hocalara her ay yüzde on ödemek zorunda değiliz. Bizde zenginler, senede bir defa gelirlerinin yüzde iki buçuğunu ayırıp, fakirlere dağıtırlar.”

Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı ve elini kaldırıp, avamca “çak” yaptı. Hava tam tersine dönmüştü. Bir kere daha anladık ki, “Gitmediğin yerde yoksun.” cümlesinin bize bakan veçhesi, çok daha ağırdı.

Etiket :

Akıl oyunları ve su-i zan

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Akıl ile zanlarını tahlil edebilen insanın, aklını zanlarına kaptırmış insandan farkı, insan olmak ile insan kılıklı canavar olmak kadar, hatta daha da büyük olsa gerek.

Rekabet hissi devreye girince bu fark açıkça ortaya çıkıyor. Akıl, kendi oyunlarını kurarken, su-i zan ise yoğunlaştırılmış duygulardan imal ettiği bombayı patlatarak ortalığı savaş alanına çeviriyor.

 Geçenlerde seçilen Latin Amerikalı Papa'nın, bugüne kadar dünya starı futbolcular çıkarma üzerinden devam eden Arjantin-Brezilya rekabetine nasıl yansıdığına bakalım mesela. Brezilya Başkanı Dilma Rousseff'e bir programda Arjantinli gazeteci sesleniyor: Sayın Başkan! Yeni Papa Arjantinli!

Başkan, Arjantin'in içine düştüğü ekonomik darboğazla birlikte, din algısına da ince bir espriyle gönderme yaparak, taşı gediğine koyuyor: Ama Allah (cc) Brezilya'ya ihsan ediyor!..

Başkanın cevabında olduğu gibi akıl, rekabetin tadını artırırken, su-i zan, acılaştırarak baldıran zehrine çeviriyor. Bu konuya örnek vermek yerine, birisi hakkında su-i zan ettiğimiz zaman, ya da birileri tarafından su-i zanna maruz kaldığımız zaman, kalp selametini nasıl da kaybettiğimize, aklımızın adeta makineli tüfek gibi karşı tarafı tararcasına çalışmaya başladığına dikkat edelim. Sonra bu marazın bulunduğu hattı görmek ve tedavisine bakmak üzre de temel kaynaklarımıza yönelelim.

Kur'an bazı zanların önemli olabileceğine ve dikkatten kaçırılmaması gerektiğine ifadenin inceliği içerisinde yer vererek şöyle der: “Zandan çok sakının. Çünkü zanların bazısı günahtır.” Sonra zan hakkındaki uyarıyı müteakiben şunlar sayılır: Tecessüste bulunmayın. Kaba tabirle casus gibi davranmayın. Sonra da gıybet gelir. “Bazınız bazınızın gıybetini yapmasın.” emrini müteakip, zanla başlayıp, gıybetle sonuçlanan negatif çizginin çirkinliği şu ifadelerle ortaya konulur: “Siz kardeşinizin cesedini ısırıp, etini kopararak çiğnemeyi sever misiniz? Çirkin görürsünüz değil mi?”

İşte su-i zandan tecessüse, oradan da gıybete varan güzergâhın ulaştığı tiksindirici son burası.

Bediüzzaman Hazretleri, Katre risalesinin hatimesinde dört hastalık sayar. Dördüncüsü, önce temel kaideyi ve ona bağlı tedavinin esası söyleyerek başladığı su-i zandır. “İnsan hüsnü zanna memurdur.” temel kaidesinin üzerine tedavi şöyle bina edilir: “İnsan herkesi kendisinden üstün bilmelidir.” Zira böyle bir bilgi ve kabul, hastalığın sebebini, sahibi ile sınırlı tutar, yayılmasını önler. Aksi takdirde, “İnsan, kendisindeki su-i ahlakı, su-i zan vasıtasıyla başkalarına da teşmil eder.” Halbuki, belki bilmediği bir hikmete binaen başkaları öyle davranıyordur. Ama su-i zan üzerinden dışa taşmaya başlayan su-i ahlak sebebiyle, “bilmediği bir hikmetin olabileceğini” hiç düşünmeden kötülemeye başlar.

Bir kere kötü görüp, kötüleme başlarsa, zamanını aşıp, geçmişe doğru da uzanır. Hiç bilmediği bir zamanda, bilmediği şartlar altında söylenmiş ve yazılmış meselelerden dolayı selef-i salihini de beğenmez ve arkadan tenkitler gelir. Böyle bir durum selef-i salihinden alınabilecek feyizlere mani olduğu gibi, geçmişten gelip, bugün de bizi bir arada tutmaya vesile olan bağlar zedelenir. Hem maddi, hem de manevi olarak toplum hayatımız zarar görür.

Öyleyse basit bir mantıkla tartarsak, hangi tarafta oluruz? Zanların aklı kullanmasından yana mı? Yoksa aklın zanları tahlil ederek, günaha düşmeden, tatlı tatlı rekabet oyunları kurmasından yana mı?

Akıl yerinde olursa tercihte sıkıntı olmaz ama su-i zannın yol açtığı kötü duygular aklı kuşatmışsa işte o zaman korkmak lazım.

Etiket :

Öykülerde kalan hayatlar

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

“Olur mu ki?” sorusu, arkasındaki tüm belirsizlikleri de sürükleyerek geçiyordu akıllardan.

“Türkiye’den, iş kadınlarından oluşturulacak bir heyet Brezilya’ya gelse...” faraziyesiyle başlayan tasavvur, cesaretleri zorlasa da, olması yönündeki istek ağır basıyordu. Neticede, korkular yerini hayrete bıraktı. Kırktan fazla iş kadını Brezilya’da yapılacak iş görüşmelerine katılma isteğinde bulunmuştu çünkü. Ne var ki, uçakta yer bulunamadığı için ancak yarısı programa katılabildi.

Okyanus aşan iş kadınlarımızın sabrını test edercesine, ilkin ufak tatsızlıklar çıktı karşılarına; arkasından güzellikler sıralandı bir bir... “Harekette bereket var.” İnşallah bundan sonra bereketin tahsili gelir. TUSKON, ASEBT ve Brezilyalı muadilleri ile yapılan ortak programı, Yüksel Işık Nalbant Hanımefendi tek cümlede özetlemişti: “Model olabilecek nitelikte bir çalışma.”

Dünyanın bir ucunda iş görüşmeleri yapan kadınlarımızın ardından, “Türk Öykücülüğünde Siyasi Eğilimler” kitabı geçti elime. Fikret Canbaz Yumuşak Hanımefendi, hayatımızın öykülere yansıyan kısımlarını serivermişti bir anda önüme. Çok değil, daha on sene evvelini hatırlamak bile nasıl bir sürat çağında yaşadığımızı fark ettiriyordu fazlasıyla... Hayatın hakikati ile, insanın kendince hakikat bilip bayraklaştırdığı izafi durumlar sürat testine tabi tutuluyor ve zayıf kısımların dayanamayıp parçalanarak savrulduğu gibi izafi hakikatler uçup gidiyordu. Ne var ki bunlar laboratuvarda değil, teker teker her birimizin hayatında bizzat yaşanarak gerçekleşiyordu.

“Her nefis ölümü tatmaktadır.” hakikatinin, fark edilir hale gelmesinden başka bir şey değildi bu aslında. Sür’at, hedefe ve başarıya bakan yanı itibarıyla şevki kamçılarken, başarısızlık ve ona bağlı gelişen hissiyat açısından, ölümü acı acı yudumlatıyor insana. Ve gerçekten anlıyoruz ki, ölüm, çok ileride bizi beklemiyor; her an bizden bir şeyler alarak, o noktaya bizimle birlikte yürüyor. Yetmişli, seksenli ve doksanlı yıllardaki yaşam biçimimiz, ideolojilerimiz, beklentilerimiz… Ertelenen hayaller, neredeyse iman edilen gelecek tasavvurları...

Netice: Hiçbirimizin beklediği olmadı. Sebep: Çünkü teker teker kalplerimizde olanı bilen ve onları değerlendiren bir hüküm sahibi var. O hükmünü verirken hakikate uymayanları dışarıda bırakıyor, hakikate uygun olanları da yükseltiyor. Sürpriz, olmasını ihlasla istediğimiz şeylerle, ona ulaşmak için lazım gördüğümüz vasıtalar arasındaki uyumsuzluk halinde çıkıyor ortaya. Bizler, düşündüğümüz yoldan gitmeyince, olmayacağını zannetmeye başlıyoruz. Oysa bizim istediğimiz yoldan neticeye gitmesi mümkün olmadığı için yön değişiyor. Bu arada değişen duruma uyumumuz ve hüküm sahibine itimadımız testten geçiyor bir kere daha.

Firdevs Hanım’ın kitabı, iki şeyi bütün açıklığıyla ilan ediyordu: Birincisi, neticesinin nereye çıkacağını kendilerinin de bilmediği bir yola insanları sevk edenlerin, ne kadar mesuliyetsiz mesuller olduğu ve onların arkalarından gidenlerin yıkılan hayalleriyle birlikte, yitip giden hayatlarına tahammülün zorluğu. Etraflarında meydana getirdikleri çöküntünün faturası... Şükürler olsun ki, ahiret var. Yok edilen bu hayatların sahipleri, niyetlerinin ve güzel düşüncelerinin tamamen zayi olmadığını görecek ve kendilerine zulüm kapılarını açanların yaptıklarının yanlarına kalmadığını müşahede edebilecekler.

İkincisi, bir fidanın büyüdükçe, yeni yeni sürgünler verip dallarını semaya açtıkça geride kalan kısımların kalın kabuklar halinde ve gövdeye yapışık olarak hayatlarını sürdürmesi gibi, bizler de zamanın hızı karşısında sür’atle kalınlaşacağız. Korkuya mahal yok. Hayatın tabii akışı bu. Şikâyete değil yeni gelişmelere bakıp şükredeceğiz. Çünkü hadiseler bir hakimin hükmü altında gerçekleşiyor.

Etiket :

İmralı tutanakları üzerinden bir karşılaştırma

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

İmralı tutanakları üzerinden devam eden tartışma, alışılmış Türkiye fotoğraflarından birisini daha koydu önümüze.

Kendinden başka derdi olmayan küçük oluşumların, menfaatleri açısından kullanılabilir cümlelerle yetinmesini sadet dışı bırakıp, fotoğrafın geneline bakarsak, görürüz ki, temeldeki endişe ikinci bir Habur yaşanmasıdır.

Habur’un özünde olan şey, -malumdur ki- hükümetin iyi niyetini istismar eden PKK’nın, süreci kendi tabanına propagandaya çevirip, aslında barış istemediğini gizleyebilmiş olmasıdır!

PKK, barış ister, ya da istemez; samimidir veya değildir. Asıl olan kahir ekseriyetin artık bu kardeş kavgasını bitirmek istemesi değil midir? Eğer öyleyse, kamuoyu oluşturma açısından ehemmiyete sahip olanların üzerine tarihî bir sorumluluk düşüyor. Aslında “tarihî” diyerek meseleyi büyütmeye lüzum da yok. Kalemin, düşüncenin ve dilin sorumluluğunu bilerek davranmak yeterli oluyor.

Konuyu “Brezilya’nın 11 Eylül’ü” olarak tasarlanmış bir hadise karşısında, Brezilyalı medya ve düşünce adamlarının tutumunu aktararak, mukayeseye arz etmek istiyorum.

2011 yılının Türkiye’ye göre ilkbaharı idi. Bir milyon iki yüz bin haftalık tiraja sahip haber dergisi, “El-Kaide Brezilya’da” kapak dosyasıyla çıkmıştı. İçinde küçük esnaftan, Brezilyalı Arapların fotoğraflarının yer aldığı habere göre, El-Kaide militanları Brezilya’daydı. Habere göre örgüt, uzun zamandır Brezilya’yı geçiş güzergâhı olarak kullanıyordu.

Haberin ardından yapılan açıklamalar ve yorumlar, gelişmekte olan Brezilya’nın kendi haline bırakılmak istenmediğini gösteriyor, Türkiye ve İran ile siyaseten beraberliğin muhtemel faturası hakkında kısa bir ipucu veriliyordu.

Aradan bir ay veya biraz daha fazla zaman geçmişti ki, bu sefer silahlı bir genç adam devlet okuluna dalmış ve on iki lise talebesini öldürdükten sonra, oradan tevafuken geçmekte olan polis şefi tarafından ölü olarak ele geçirilmişti.

Brezilya için tam bir şok manasına gelen müessif olayın ardından, “bir kısım medya mensubu” tarafından El-Kaide tezi özenle işlenmeye başlanmıştı. İnsaflı insanlar, dergi tarafından önceden hazırlanan zemin üzerine inşa edilen yorumlara karşı çıkmış, daha ortada bir delil yokken böyle sonuçlara varmanın doğru olamayacağını yazıp-çizmişlerdi.

O da oldu ve deliller bir bir ortaya çıkmaya başladı. Hem de katilin kendi cep telefonuna bizzat çektiği video görüntüleri olarak. Başında sarık, çenesinde sakal ve üzerinde beyaz bir elbise olduğu halde hedeflerini açıklayan katil, 11 Eylül’de ikiz kulelere giren uçaklar gibi bir eylem ile Rio’daki Cristo heykeline girmeyi en büyük ideali olarak açıklıyordu.

Delilse delil işte. Hem de canlı video görüntüsü olarak. Üstelik başka bir yerde değil, bizzat kendi telefonunda ve kendisi tarafından çekildiği aşikâr görüntülerle sabit bir halde...

Ama hayır! Yetmedi. Görüntülere odaklanan başka gazeteciler, adamın tavırlarından şüphelenmiş ve konunun Müslümanlarla irtibatlandırılması konusunda aceleci davranılmaması gerektiğinde ısrar ederek haber takibini sürdürmüşlerdi. Sonunda annesi ve babası hayatta olmayan katilin, başından birçok kötü hadise geçmiş ve dolayısıyla psikolojisi bozulmuş bir mağdur olduğu ortaya çıktı. Kız kardeşi bulundu ve birinci elden alınan bilgilere göre katil hiçbir zaman Müslüman olmamıştı. Peki, öyleyse tam bir El-Kaide mensubu kisvesi üzerine bindirilmiş kocaman bir katliam ve arkada özellikle görülmek üzere bırakılmış video görüntüleri neyin nesiydi?

Bu konular üzerinden fazla lüzumsuz tartışmalara girilmedi. Arkada kötü niyetli bir operasyon vardıysa da haberin iç yüzü aydınlatıldığı için operasyon akim kaldı. Şimdi bir de sızdırılan tutanaklara ve oradaki tutarsızlıklara bakalım ve lütfen bir mukayese yapalım. Biz ne istiyoruz?

Etiket :

Büyük Brezilya planı

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

“Büyümek için yarışmak, yarışmak için yenilenmek” sloganıyla yola çıkan Büyük Brezilya Planı (P.B.M.) birinci senesini 63 adet hukuki düzenlemeyi gerçekleştirerek geride bıraktı.Mevzuat ve diğer altyapı çalışmalarının ardından planın meyvelerini toplama dönemine girilecek. Bunun için öngörülen tarih 2014.

Hükümetlerin görev süresi ve seçim takvimleri dikkate alınarak hazırlanmak mecburiyetinden dolayı olsa gerek, plan dört yıllık olarak hazırlanmış. Tabii ki dört yıllık plan “Büyük Brezilya” düşüncesinin birinci ve altyapı oluşturma gibi en önemli kısmını kapsıyor. Bu kısmın başarısı öncelikle ikinci Dilma Roussef dönemi için en büyük adımı oluşturacak. Arkasından da planın sonraki aşamaları için adımlar atılmaya başlanacak.

Kalkınma-Sanayi ve Dış Ticaret Bakanlığı’nda ticaret ve hizmetler müsteşarı olarak görev yapan Humberto Luiz Ribeiro da Silva, planın küçük ve orta ölçekli sanayinin geliştirilmesi, istihdam sağlanması, şirketlerin rekabete hazırlanması ve servis hizmetleri gibi önemli kalemlerinin koordinesinden sorumlu yetenekli bir bürokrat. İşine odaklanmış, ne dediğini ve nasıl diyeceğini iyi bilen birisi. Görevini layıkıyla yapabilmek için nereden ne alabilecekse hepsini toplamaya önem veriyor. Görüşmeye başlarken Türkiye ziyareti ile giriyor konuşmaya. Türkiye’nin planları ve özellikle bölgesel kalkınma planlarından çok istifade ettiğini anlatıyor. Sonra ekliyor: Kapalıçarşı modeli bizim piyasalar için son derece uygun bir model. Brezilya’nın genel olarak planlama ve organizasyon konusunda ciddi bir gelişmişliği var. Humberto Bey’i dinlerken, istihdam sağlama, enerji ve işçi maliyetlerinin düşürülmesi, vergi indirimi gibi şirketleri rahatlatacak tedbirlerin yanında, plan ilerledikçe Brezilya’nın dünyaya yeni teknolojiler armağan edeceğini de öğreniyoruz. Yani Büyük Brezilya Planı alışılmış kalkınma planlarından birisi değil. Eğer başarı ile tamamlanırsa planın bizzat kendisi organizasyon ve planlama konusunda model oluşturabilir. Brezilya gibi federal bir devlette planın ilerleme hızı dikkatimi çekiyordu. Humberto Bey, “Başkan” diyor, “Plan bizzat Başkan Roussef tarafından ciddiyetle takip ediliyor.”

Planın hızının yanında tatbik edilebilirliğinin önemli ayaklarından birisini de çeşitli sektör temsilcileri, sendikalar, odalar ve ticaret örgütlerinin temsilcilerinden seçilmiş 500 kişinin oluşturduğu 19 adet sektörel rekabet konseyleri oluşturuyor. Hatta bunlardan bazıları başkana danışmanlık hizmeti de veriyor. Yani plan, sürekli çalışan bir ortak akıl mahsulü olarak ilerlemesini sürdürüyor. Yukarıda planlananlar, tabandan süzülerek gelenlerle buluşup, sonra uygulama için nihai halini alıyor. Sanayi ve ticaretin geliştirilmesi, zenginliğin tabana yayılması, kalifiye iş gücü, eğitim seviyesinin yükseltilmesi gibi içe bakan hedeflerin yanında, şirketlerin uluslararası alanda rekabet edebilir hale getirilmesi, marka ve teknoloji ihracı da hedefler arasında yer alıyor. Sınırsız eğitim projesi, dünyanın çeşitli yerlerindeki bilgi ve teknolojilerin tahsili için devlet bursu ile desteklenen yüz bir bin insanın gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere tahsile gönderilmesini kapsıyor. Şu an itibarıyla on bin öğrenci gönderilmiş durumda. Doksan bin öğrenci için de ülkelerle anlaşmalar sürüyor. ABD ve Kanada, bu öğrencileri çekebilmek için çeşitli fırsatlar sunuyor.

Planın diğer bir ayağında büyük devletler arasında sözü dinlenir bir Brezilya olmak var. 2012 yılı büyüme hızının düşüklüğüne takılmamalı. Brezilya, ne yaptığını ve neden yaptığını bilerek ilerliyor.

Etiket :

‘Küresel’in ötesi

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Bugünün meyvesini toplayanlara baktıkça, ‘İki günümüz var. Birisini kendimiz için, birisi de nesillerimiz için.’ sözü çıkıyor insanın karşısına. Gelecek için yaşayanlar ile yaşadığı günün bile farkında olmayanların hikâyesi akıp gidiyor hayal ırmağında.

1929 yılında Brezilya’ya gelen bir kadının göç hikâyesinde gördüm gelecek planları yapanların hiçbir şeyi şansa bırakmadığını. Hatta apar topar yurdundan ayrılanların kendilerini yola koyanlara nasıl da minnet duyguları ile borçlandığını... ‘Onlar olmasaydı...’ diye başlayan cümlelerle, geldikleri yerde yaşarken de kendilerine kucak açan aynı ellere borçlanmaya devam ederek yaşadıklarını... Ve bu işin arkasındaki insan zekâsının nelere kadir olduğunu... Göç edenler, ellerinden tutanların, aslında kendilerini yurtlarından, yuvalarından edenler olduğunu bilseydi ne yaparlardı acaba? O yüzden derler galiba, ‘Bilgi herkesin ulaşabileceği bir şey olmamalıdır.’ diye.

Bin sekiz yüzlü yıllarda sömürgeci ülkelerin yayılışını değerlendirenler, daha o zaman küreselleşme ufkuna ulaşmış. Fırsatları küresel ufka göre değerlendirip, karşılaştıkları engelleri, yerinde yeni yollar açarak, yerinde tüneller kazarak aşmayı öğrenmiş. Sonuçta at binenin olmuş kılıç da kuşananın.

O yıllarda Amerika’da Hıristiyanlığın içinden çıkan yeni inançlar ve bu inançların toplumu götürdüğü istikameti değerlendirmek de fikir açıcı oluyor küresel ufku anlamak için. Aynı dönemlerde Osmanlı topraklarının uç kesimlerinde ve İran-Hindistan havzasında, netice itibarıyla İslam coğrafyasının içinde ortaya çıkan Amerika’dakilere benzeyen inançların keyfiyeti ve sömürge dalgasıyla alakası hadisenin iki yakasını bir araya getiriyor. Sermaye, siyaset ve diplomasinin geleceğine hazırlanan altyapı, Uzakdoğu kültürlerini de hesap dışında bırakmıyor.

İnsanların tamamına mesaj getiren ve kendisine inananlara güneşin doğup-battığı her yere ulaşma hedefi veren Ahirzaman Peygamberi, küre ötesi ufku gösterirken, deve tüyünden yapılmış çadırlara kadar zikrederek, çöllerde bir tek insanın bile unutulmamasını da tembihlemiş.  Böylece parçadan bütüne, bütünden de parçaya bütün ilişkilerin sağlama alındığı bir usul salık verilmiş. O izi takip edenlerden kimisi atını Atlas Okyanusu’na sürmüş, kimisi at sırtında giderken dünyayı iki padişaha çok görmüş. Güneş sadece dünyaya doğmadığına göre, bugünün teknolojisine sahip insanların atını süreceği okyanus neresi olabilir acaba? Galaksiler arası geçişler mi?

Bugün İslam ve onun vaat ettikleri konusunda tam bir bilgisizlik yaşanıyor. Yani ‘Bilgi herkesin ulaşabileceği bir şey olmamalıdır’ bakışı İslam açısından hükmünü icra ediyor. Üniversite mensubu ve kendince gerçekleri öğrenmenin mücadelesini veren bir akademisyen, İslam üzerine yapılan birkaç dersten sonra, ‘Her şey ne kadar da güzel. Ama bu güzellikleri Batı’nın menfaat üzerine kurulmuş dünyasında yaşayanlar bilmiyor.’ diyor. Ona bulunduğu üniversitede İslam ve Ortadoğu üzerine çalışan kişileri hatırlatıyor ve ‘Onlarla görüştünüz mü?’ diyoruz. ‘Onlar’ diyor, ‘At gözlüğü takmışlar. Onların baktığı yerden sadece bir şey görünür. Onlara acıyorum.’

Netice öyle de olsa bugün Batı dünyası o gözlükle bakanların yazdıklarını okuyor. Onların baktığı yerden görüyor İslam dünyasını. Ve ne yazık ki, Müslümanların önemli bir kısmı da hâlâ mahallî kaynaklar ve tarihî perspektiflerden başını kaldırıp, güneşin doğup-battığı yerlerin genişliğine meftun olabilmiş değil. Sonuçta şartlar gösteriyor ki, bugünü yaşamak demek, nesillerimiz için yaşamak manasına geliyor. Zira bugün, iki asır önce uyananlar tarafından boşluk bırakmamacasına yaşanıyor. Onların dışındakilere kalan, ‘günlerini, geleceklerine’ feda etmekten başka bir şey değil.

Etiket :

Yatırımlar artsın diye

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

16 Aralık 2010 tarihinde Brezilya ile imzalanan “Gelir Üzerinden Alınan Vergilerde Çifte Vergilendirmeyi Önleme ve Vergi  Kaçakçılığına Engel Olma Anlaşması” her iki ülkenin de meclislerinden geçirilip resmî gazetelerinde yayımlandı. 1 Ocak 2013 tarihinden itibaren yürürlüğe girecek.

76 ülke ile imzalanan çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmaları ile yatırım ve ticareti karşılıklı olarak artırmak hedefleniyor. Aksi takdirde ticaret veya yatırım yapanlar hem kendi ülkelerinde hem de gelir elde ettikleri ülkede aynı kazançtan iki kere vergi ödemek durumunda kalıyor. Ayrıca bir taraftan hızla ilerleyen küreselleşme ile maliye politikalarının yerelliği arasındaki gerilim bu yolla hafifletilmeye çalışılıyor.

Brezilya Büyükelçiliğimiz tarafından yapılan açıklamaya göre anlaşmanın vergilere bakan kısmı Türkiye’de Gelir ve Kurumlar Vergisi’ni, Brezilya’da da federal gelir vergisini ihtiva ediyor. Her iki ülkede de ikamet edenlerin vergilendirme açısından durumu bu anlaşma ile netleştiriliyor. İşyerlerinin durumu açıklığa kavuşturuluyor. Gayrimenkullerden elde edilen gelirlerin vergisinin, gayrimenkulün bulunduğu ülkeye ödenmesi karara bağlanıyor.

    Türkiye’den mal ihraç edenler gelirinin vergisini Türkiye’ye, Brezilya’da işyeri kuranlar ise Brezilya’daki işyerinden elde ettiği kazancın vergisini Brezilya’ya ödeyecek. Devlete ait ya da devletin ortak olduğu hava ve deniz taşımacılığı teşebbüslerinin uluslararası trafikte gemi veya uçak işletmeciliğinden elde ettiği gelirler yalnızca kendi devletinde vergilendirilecek.

    Yapılan anlaşma, şirket evlilikleri ve ortak teşebbüslerin de önünü açabilecek düzenlemeler ihtiva ediyor. Mesela Türkiye’den bir teşebbüs, Brezilya’daki bir teşebbüsün yönetim, kontrol veya sermayesine doğrudan ya da dolaylı olarak katılırsa, oradan elde edeceği kazanç Türkiye’deki kazancına eklenerek vergilendirilebilecek.

    Temettü ve faiz gelirleri, gayri maddi hak bedelleri, sermaye değer artış gelirleri ve serbest meslek gelirleri, ücretler, yöneticilere yapılan ödemeler, sanat ve spor erbabının gelirleri, emekli maaşları ve düzenli ödemeler, öğretmen ve araştırmacıların durumu, öğrenci, stajyer ve çırakların durumu da anlaşmada ele alınan konu başlıklarını oluşturuyor. Her iki ülkenin vatandaşları için de vergilendirme hususunda pozitif veya negatif ayrımcılığın yapılamayacağını hükme bağlayan anlaşmaya göre, ortaya çıkabilecek ihtilaflarda taraflar kendi ülkelerinin yetkili makamlarına götürecek ve karşılıklı görüşme yoluyla problemler çözülecek.

Büyükelçilik Ekonomi Müsteşarlığı’ndan yapılan çalışmaya göre çifte vergilendirmenin önlenmesine dair anlaşmalar, özellikle ortak gelir grubundaki gelişmekte olan ülkelerde doğrudan yabancı yatırımların artışına sebep olmuş. Türkiye ve Brezilya, bu gruba girdiğine göre iki ülke arasındaki yatırımların gelişeceği hususunda daha iyimser olmak için artık bir sebep daha var.

    Türkiye’nin dünyadaki değişime paralel olarak alternatif pazarlar ve ekonomi yoldaşları aramak üzere 1998 yılında planladığı Afrika ile birlikte Karayipler ve Latin Amerika açılımı mevzuat eksiklerini tamamlayarak ilerliyor. Bundan sonrası “Ahireti esas alan ama dünyadan nasibini de unutmayan” sağlam tüccar ve sanayicilere kalıyor. Dünya bu kadar küçüldüğü halde hâlâ dünyanın bazı yerlerini uzak görenler için yapılabilecek fazla bir şey yok. Şevk ile coşanlara gelince onlar zaten engel tanımıyorlardı, şimdi işler nispeten daha da kolaylaşmış oldu. Allah yollarını açık etsin. 

Etiket :

Filmden de öte

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Derdi ortak olanların devası da ortak olacağı için devada buluşmak kaçınılmaz bir sonuç; yeter ki çare bulunsun. Onulmaz bir hastalığın ilacını düşman bulmuş olsa bile insanın onu kullanmama lüksü olabilir mi?

Bugün dünyanın her tarafındaki insanların ortak dertleri var. Bu dertler karşısındaki çaresizlikleri de ortak. Farklılık, çare aramayı insanlık borcu bilip-kıvranmak ile umursamamaktan kaynaklanıyor. Allah, ızdırabın nasıl bir dua olduğunu idrak edemeyen umursamaz, dertsizlerden etmesin.

Geçen hafta birkaç dertli insan geldi Brezilya’ya. Altı-yedi kişilik grupta, Ermeni, Alevi, Sünni, Türk ve Kürt bir araya gelebilmişti. On dört saatlik uçak yolculuğuna üç gün, dört gecelik kısa bir program için katlanmışlardı. Bu çeşitliliğin içinde dikkatimi çeken ortak bir nokta, her birinin gençliğinde kendi davası için çok aktif olduğu ve şimdi de aktifliklerinden bir şey kaybetmediği idi. Ali Bey’in komando ruhu, Dikran Bey’in kendi cemaati içindeki sorumluluğu ve gezi boyunca cemaati için daha neler yapabileceğine dair kafasında sürekli dönen fikirler, Muzaffer Bey ve yeğeni İbrahim’in sektörel ilgisi, Haluk ve Ercan beylerin muhteşem ikilisinin yanında Fethullah Bey’in ilginç kişiliği... Aksiyoner tabiatların ortak dertler için çıktığı uzun bir seyahatti bu ve “herkesi kendi konumunda kabullenme” esprisine sadakatin, ortak dertlerin çaresini de birlikte oluşturma adına önemli bir sigorta oluşturacağı ayan beyan ortadaydı. Çünkü her biri aynı zamanda kendi çevresine fevkalade sadık görünüyordu. Rüzgâra göre yön değiştirme halini gösteren en küçük bir emare dahi yoktu. Zaten işin güven veren tarafı da burasıydı.

Foz şehrine ulaştığımızda ilginç bir sürprizin bizi beklediğini hiçbirimiz bilmiyorduk. Camide karşılaştığımız bir Arap, Foz’daki Türk lokantasından bahsetti. Oraya defalarca gitmiş arkadaşlar olmasına rağmen böyle bir lokanta bulunduğunu bilmiyorduk. Sağa-sola bakarak çarşıyı dolaşacaktık ki, ilk girdiğimiz caddede lokanta ve tek kişilik ordu diyecek kadar renkli ve girişimci kişiliği ile o lokantanın sahibi Ahmet Kesik çıktı karşımıza. Tanışma ile başlayan sohbet, akşam Ahmet Bey’in otele gelmesi ile koyulaştı.

İskenderun’dan ekmek parası için Lübnan’a giden sıvacı Ahmet Bey, otuz sene önce gelmiş Brezilya’ya. Parasız, pulsuz ve pasaportsuz olarak Güney Amerika’yı kuzeye doğru kat edip, ABD’ye girmeyi başarmış. New York’ta iki sene kaçak olarak çalıştığı benzinciden biriktirdiği para ile bir de dükkân açmış. Sonunda dükkânında çalışan hırsız bir tezgâhtarın ispiyonu neticesinde hapse girmiş ve kendi tabiri ile sıfır olarak çıktığı Brezilya’ya yine sıfır olarak dönmüş. Dönmüş ama şimdi sıfırın çok üstünde Ahmet Bey.

Onun en büyük sermayesi, belki de Sao Paulo Havaalanı’nda polisin söylediği cümlede saklı. Ahmet Bey’in hikâyesini dinleyen polis şefi, “Birader” demiş. “Amerika’da bunca iş çevirmişsin. Bir Amerikalı bayan bulup orada kalmayı beceremedin mi?”

“Bu seyahate çıkarken, eşim ve çocuklarımı Türkiye’ye göndermiştim.” diyor Ahmet Bey. Onun bir eşi ve çocukları vardı. Onlara ihanet etmemişti. Bir de iki husus çıkıyordu Ahmet Bey’in anlattıklarından. Birisi, inanıp yola çıkanın önünde durabilecek engel yoktur. Asla teslim olmayıp, her halükârda başarılı olanlar içinden gele gele şükrediyor; onların dilinden şikâyet ihsas eden tek bir kelime dökülmüyor.

Dün sabaha karşı Türkiye’den gelen grubu yolcu ettikten sonra eve dönerken kafamda Ahmet Bey’in filmlerin çok ötesinde hadiselerle dolu başarılı hayatı dolanıp duruyordu. Alperenler gibi bir tezgâhtan geçme imkânı bulmuş olsaydı bu müthiş adam, acaba kulaklarımız hangi hikâyeleri duyardı şimdi? Vakit geçmiş değil aslında. Nasıl olsa Ahmet Bey’de engel tanımayan bir ruh yüceliği var...

Etiket :

Hedefte 8 Mart var

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Adı Tatiana Lacerda Prazeres... Genç bir bürokrat hanım. Yakında yaptığı Türkiye ziyaretinden çok memnun dönmüş. Memnuniyeti ümitle birleşmiş ve hedefine koyduğu 8 Mart için Türkiye’de tanışıp kaynaştığı kimseleri yanında görmek istiyor.

Brezilya Dış Ticaret Müsteşarlığı görevini yürüten Tatiana Hanım’ın bir çırpıda söylediği isim Yüksel Işık Nalbant. TUSKON Yönetim Kurulu üyelerinden Yüksel Hanım, iz bırakmış Tatiana’nın zihninde.

Tatiana Lacerda’nın, muhatapları üzerinde bıraktığı ilk intiba fevkalade. Ciddiyetle nezaketi, sempati ile mesafeyi birlikte koyabilen gayet ölçülü bir tarzı var. Nezaket ve sempati önde, ciddiyet ve mesafe arkada duruyor. “Ben burada düşündüğüm her şeyi rahatlıkla dile getirebilirim.” diyorsunuz önce ve içinizden bir ses hemen ekliyor: “Ama şu sınırları aşmadan!” Tatiana’nın nezaket içinde muhatabını kontrol eden tarzı, bulunduğu makamı aşan bir olgunluk ve kapasiteden kaynaklanıyor olsa gerek.

Brezilya için büyük hizmetler verebilecek kapasiteye sahip olduğunu hissettiren genç bürokrat hanım, 8 Mart’ta Başkan Dilma Roussef’in önemli açıklamalar yapacağını söylüyor. O tarihte Türk iş kadınlarından oluşan bir heyetin Brezilya’da olmasını istiyor. Son birkaç yıldır artış eğilimi gösteriyor olsa bile iki ülke arasındaki ticaretin, toplam ticaretleri içindeki yeri çok az. Yükselen ekonomiler içinde yer alan her iki ülke de karşılıklı olarak ticareti artırmak istiyor. Devletler arası iradede bir problem olmasa da mevzuattan kaynaklanan problemler iradeyi, iyi niyet sınırları içine hapsediyor. Bu durumu aşabilmek için dış ticaret müsteşarı olarak Tatiana Hanım’ın Türkiye ziyareti önemli bir adım. Bu adım Türk iş kadınlarının ziyareti ile desteklenirse, yine bir kadın olarak Brezilya Başkanı Dilma Roussef’in yapacağı “önemli açıklamalar” ve sonrasında mevzuattan doğan engelleri kolaylaştırma hususunda atılabilecek yeni adımların önü açılabilir. Tatiana Hanım’dan, yakın zamanda Yüksel Hanım’a ya da TUSKON ve diğer ekonomi örgütlerine iş kadınları programı için davet geleceğini buradan duyurmuş olalım.

Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen “Büyük Brezilya Planı” toplantılarında da görüldüğü gibi Brezilya, bürokrasiden dolayı kaybedilen zamanı önlemek ve işlemleri hızlandırmak için ciddi ciddi kafa yoruyor. Birkaç bakanlığı ilgilendiren hususlar bir koordinasyon masasında birleştirilerek hızlandırılmaya çalışılıyor. İşlemleri hızlandıracak çalışmalar yapanlar ödüllendirilerek teşvik ediliyor. Mesela DF (başkent) valisi, şirket kurulumunu iki güne indiren düzenlemeler yaptığı için ödüllendirildi. Ayrı bir yazıda ele alacağımız çifte vergilendirmeyi önleyen anlaşmanın yürürlüğe girmesine sayılı günler kaldı. Dış ticaret müsteşarı ve devlet başkanı kadın olan Brezilya ile Türk iş kadınları arasında kurulacak iyi ilişkiler Brezilya’nın Kore, İsrail ve Ürdün gibi ülkelerle yaptığı seviyeye ulaştırılabilir.

Dizi notu: Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam dizisi, oyuncu kadrosunda yapılan değişiklikle göz doldurur hale gelmişti. Senaryo zaafı da biraz desteklenerek giderilse çok güzel bir tarih dizisi çıkacaktı ortaya. Sebebi nedir tam bilememekle birlikte yayından kaldırma ciddi bir kayıp oldu. Tarih yazıları ne kadar popülerleştirilse de dizi filmlerin ulaştığı kitlenin yüzde birini bile yakalayamıyor. Ciddi bir dönüşüm yaşayan Türkiye’nin tarihten ibret ve destek alması ciddi bir ihtiyaç ve bu ihtiyacın karşılanması bu tür dizilerle mümkün ve daha kolay olabiliyor. Devlet televizyonu uygun düşmüyorsa özel televizyon kanallarıyla tarih şuuru kazandıracak dizilerin devam etmesinde çok fayda var bence. 

Etiket :

Kesik damarların yeni yüzü

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Latin Amerika’nın kesik damarları kanamaya devam etse de, hadiseler tarihin tozlu raflarına kaldırılmış artık.

Şimdi sömürü dönemi tarih kitaplarında, sömürgeciler ise oldukça saygın bir yerde duruyor. Kimse tarihte yaşananları, bugün onların devamı olan milletlere fatura etmiyor. Brezilyalılık gururuna rağmen, hâlâ onların ülkeleri gıptayla yâd ediliyor. Hıristiyanlık özellikle Katoliklik merkezî bir yere sahip. Halkın hayatında da, devletin yapısında da bu böyle. Katolik kiliselerinin ikonları bütün resmî dairelerde asılı. Bizim Mustafa Kemal fotoğrafı, bayrak ve İstiklâl Marşı üçlüsünden oluşan çerçeveli tablolar gibi onların duvarlarında da kiliselerde gördüğümüz ikonlar mevcut.

Bugün Protestan mezheplerin her biri ayrı bir din gibi gelişmekte ve Katolikliği nüfus açısından geriletmekte olsa bile müesseseleşme ve bu müesseselerde belli bir kaliteye ulaşma bakımından Katolikler nereden bakılsa bir yüz yıl ileride görünüyor. Ülkenin her tarafında anaokulundan üniversitesine kadar en kaliteli okullar Katoliklerin. Avrupa ve Amerika’da görülen kiliselerin ve kilise okullarının satılması gibi şeyler bugünün Brezilya’sında mümkün değil. Geçmişten gelen ihtişam devam ediyor etmesine ama genç nesil inanç konusunda tamı tamına ortada duruyor. Ebeveynler büyük ölçüde karışmıyor çocukların din tercihine. Karşılaştığınız birçok gençten şu cümleyi duyabiliyorsunuz: “Din konusunda arayış içindeyim. Henüz kendime uygun bir din bulmuş değilim.” ‘Kendine göre din’ bulma eğilimi yabana atılmayacak kadar dikkat çekici bir nokta.

Kesik damarların, tepkisel olarak yokladığı noktalardan birisi de Afrika kültürü ve dinleri. Özellikle varoşlarda Afrika’ya alaka görülüyor. Danslar, müzikler, animist ve totemci inançlar bunlar arasında. Modern dünyanın elitlerinde olduğu gibi burada da dine mesafeli duran bir kesim var. İnanmış olanlar ve inanma ihtiyacı duyanlarsa daha fazla. İki örneği dikkatle düşünelim.

Birincisi, altmış yedi yaşında tam inanmış bir Hıristiyan. Yaşına rağmen oldukça hareketli ve gözlerinin içi gülüyor. Taksi şoförlüğü yapıyor ihtiyar. Evli ve üç çocuk babası. Eşi kendisinden otuz yaş küçük. Birinci çocuk, eşinin eski kocasından. Ama onu kendi çocuklarından ayırmıyor. Aylık 900 real ödeyerek özel bir üniversitede okutuyor üvey oğlunu. Okuyor olmasından dolayı da son derece memnun. Evi 100 kilometre uzakta küçük bir şehirde taksicinin. Her gün gitmesi mümkün olmadığı için üç günde bir gidiyor evine. “Nerede kalıyorsun?” sorusuna amcanın cevabı ilginç: “Hamakta yatıyorum. Yani dışarıda iki ağacın arasında.” Haftanın altı gecesini evinden uzakta ve sokakta geçiren ihtiyarın en ufak bir şikâyeti yok. İçinden gelerek öyle bir şükrediyor ki! Sonra da ekliyor arkasından: “Üç çocuk verdi Allah bana. Üçü de sapasağlam ve sağlıklı. Bundan büyük nimet mi olur?”

Diğeri ise 27 yaşında bir genç. Arayışları sonucu Müslüman olmuş. Bir yolunu bulup Türkiye’ye gitmiş. Portekizceye çevrilen İslamî düşünce kitaplarını okumuş ve kalbi açıldıkça açılmış. Daha çok yeni. Yerinde duramayacak kadar da heyecanlı. Natal tatilinde Müslümanlarla buluşmak ve beyninde uçuşan sorulara cevap bulmak istiyor. Buluşma bir ay sonra gerçekleşecek olmasına rağmen, her gün e-mail üstüne e-mail gönderiyor. Öyle bir heyecan izhar ediyor ki, onu bekleyenler “İnşallah bizi görünce hayal kırıklığına uğramaz.” demekten kendilerini alamıyorlar. Ve kesik damarların en güçlü reflekslerine sahip olan sosyalistlerden biri koyuyor noktayı: “Dünyanın başka yerlerinde sosyalistler İslam’a karşıdır. Ama Brezilya’da öyle değil. Bizde İslam’a alaka gittikçe artıyor.”

Etiket :

ilk 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Son

GÜNCEL

REKLAM

Blog ve Köşe Yazıları

EN ÇOK OKUNANLAR

DOSYA

RÖPORTAJ