Hamdullah ÖZTÜRK

Brezilya’da olanlar

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

“Brezilya’yı engelleyen nedir ki bugüne kadar süper güçler arasında yer alamamış?” sorusu, ülkeye içerden bakma fırsatı bulan herkesin aklına gelmiş olmalıdır.  Çünkü altı maden dolu, suları, yağmurları bol, toprağı bereketli...

Isınmak için ilave giderler gerektirecek kadar kış yaşanmıyor. Türkiye gibi terör ile boğuşup, onlarca milyar dolarlarını harcamak zorunda da kalmıyor. Peki, ne var ki ülkeye diz çöktürüp, bahtını bağlamaya yetmiş? Bu sorunun cevabı sadedinde geçmişindeki diktatörleri, darbeler ve askeri vesayeti zikretmek mümkün. Başkan Dilma Rousseff, işte o dönemde gençlik yıllarını mücadeleyle geçirmiş ve hapislerden, işkence odalarından geçmiş birisi. Başkan, gençlerin eylemlerine işte bu arka planla yaklaşıyor. Eylemlerden gelmiş tecrübeli biri olarak “genç Dilma Rousseff’lere” sesleniyor ve onları gerçekten ciddiye alıyor.  Çünkü o, sokakların devlet başkanı çıkardığını kendi hayatından hareketle çok iyi biliyor.

Başkan diyor ki: “Yolsuzlukların önlenmesini istiyorsunuz.” Evet, ben yolsuzluklarla mücadele ediyorum ama haklısınız, dahasına da ihtiyaç var. “Daha iyi eğitim” istiyorsunuz, biz eğitime çok para ayırıyoruz ama haklısınız daha fazlasına ihtiyacımız var. Size söz veriyorum, petrol gelirlerinin tamamını eğitime aktaracağım. Daha iyi sağlık hizmetleri istiyorsunuz. Halk olarak her şeyi isteme ve eleştirme hakkınız vardır. Söz veriyorum. Gerekirse yurtdışından binlerce doktor getirerek eksiklikleri bir an evvel gidermek için elimden geleni yapacağım.

Yüz yirmi şehirde yaklaşık bir milyon iki yüz bin kişinin katıldığı protestoların muhatabı olarak başkan bu taahhütleri yaparken, karşısında duran tablo kısaca şöyle: Brezilya’da 2014 senesinde başkanlık seçimleri var. On yıldan beri iktidarda bulunan İşçi Partisi’nin oylarını arttırarak tekrar iktidara geleceğine kesin gözüyle bakılıyor. İktidar partisi gittikçe güçlenirken, muhalefet partileri aday çıkartamaz halde bulunuyor. Bunun yanında, hatırlanacağı gibi Brezilya’nın nükleer konularda İran’a destek vermek; Gazze olayları ve Filistinlilerin haklarının verilmesi konusunda tavrını, Filistinlilerden yana net bir şekilde koymak gibi yönleri var. IMF’ye borcunu ödemiş olmak, ihracatı artırmak, uluslararası alanda Brezilya firmalarını rekabete hazırlamak ve faizleri indirmek... “Büyük Brezilya” için planları var.

Başkan bütün bunları dikkate alarak kendi ülkesinin gençlerini bağrına bastı ve onların vicdanına seslendi. Her şeyi istemek hakkınız olduğu gibi, her şeyi eleştirmek de hakkınızdır. Bu hakkınızı istediğiniz yerde kullanabilirsiniz. Çünkü siz her şeyin en iyisine layıksınız, dedi. Sonra çağrısını yaptı: Gelin, demokrasimizi daha da geliştirebilmek için enerjinizi köklü bir politika reformunda değerlendirelim. Bir hususun altını çizdi: Haklarınızı kullanırken kamu ve özel mülklere zarar vermek gibi bir haksızlığa düşmeyin. Bunun cezası vardır.

Seçtiği tarzın tutarlılığı açısından ayrıca tebrik edilmeyi hak ediyor başkan. Tüm televizyon ve radyolar vasıtasıyla, herkesin bizzat evine girerek “ulusa seslendi” ve “Ben hepinizin başkanıyım.” dedi. Gençliğin açığa çıkan enerjisini demokrasinin itici gücü olarak gördü. Sokaklardan, hapislerden, işkence odalarından geçmiş biri olarak, karşısında adeta kendi gençlik dönemini gördü ve eylemlerin üzerine, kendisinin yine sokaklardan edindiği tecrübeyi koydu. Böylece diktatör askerlerin Brezilya’sı ile demokrasisini daha da geliştirmek isteyen 2014’lerin Brezilya’sının farkını on dakikada gösterebildi.

Eylemcilerin isteklerine tek tek cevap veren başkan, gençleri bağrına basarken arkadaki güçlere de “üslub-u âli” ile veciz bir cevap verdi aslında. Ardından verdiği sözlerin bir kısmını hemen realize ederek sokakların tansiyonunu düşürmekle, sokaklardan geleni sokakla devirmenin o kadar da kolay olmadığını herkese göstermeyi başardı.

Etiket :

‘Ben de varım’ demenin bedeli mi?

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

“Türkiye’de neler oluyor?” diyordu Brezilyalılar; şimdi kendi ülkelerinde neler olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Olaylar tıpkı Gezi Parkı eylemi gibi başladı ve arkadan şiddet geldi. “Vandalizm”, ağızlarda dolaşan en yaygın kelime şimdi.

Tıpkı Türkiye gibi... Eylem tamam ama şiddet ve vandalizm olmamalı diyor herkes. Ne ki, eylemleri şiddetten, dolayısıyla polisleri de sert tedbir uygulamaktan uzaklaştırmanın imkânı yok şu anda. Burada polisin yetkileri bizim emniyet kuvvetlerine göre daha fazla ve yetkilerini kullanıyorlar. Nasıl ki bizde taşınacak ağaçlar üzerinden, “Parkına sahip çık” mantığıyla başlayan olaylar, “Konu birkaç ağaç değil” noktasına geldiyse, Brezilya da oraya doğru gidiyor. Olayların başlama sebebi toplu taşıma ücretlerine yapılan 20 kuruşluk zam. Eylemlerin birçok şehre birden sıçramasına bakılırsa konu 20 kuruştan ibaret değil. Brezilya henüz eylemlerle tanışmadan evvel, bir dost şöyle demişti: “Sizleri tanıdık. Yaptıklarınızı gördük. Dişinizle, tırnağınızla kurmaya çalıştığınız güzel şeyleri yıkmalarına müsaade etmeyin.”

Bu temennilerde bulunan dost, sosyalist görüşlere sahip aktivistlerden birisiydi. Türklerle tanıştıktan sonra “Buradaki sosyalistler dine karşı değildir.” demek zorunda hissederdi kendisini. Bizim sosyalistlerin Güney Amerika solunu bildiği gibi, onlar da bizimkileri tanıyordu. Bildikleri onu böyle bir açıklamaya zorlayarak, bizi İslam karşıtı sosyalistlerle aynı paranteze almayın, ikazında bulunur, hatta yer yer İslam’a ilgi duyduğunu ifade etmek için, İslam’ın Brezilya’da yükselişinden duyduğu memnuniyeti dile getirirdi.

Şimdi Brezilyalılar eylemlerin art arda gelişini anlamaya ve tedbirler geliştirmeye çalışıyor. Onların da ilk tepkisi geri adım atmama yönünde oldu. Bakalım eylemlerin yayılması, bundan sonrasını nasıl etkileyecek. Devlet aklı işin içinden hangi yöntemlerle çıkmayı deneyecek.

Türkiye ile Brezilya’da eylemlerin arka arkaya gelişi siyasi istikrarını izafi de olsa sağlamış ve ekonomileri yükselişe geçmiş ülkelere gözlerin çevrilmesine sebep oldu. Güney Afrika, Rusya ve Hindistan bakalım bu türden eylemlerle tanışacak mı?

Eğer tanışırsa, baharın ikinci perdesi üzerine üretilen tezleri tartışmaya başlayacağız. Türkiye’de devam eden Ergenekon ve askerî müdahalelerin görülen davaları, Brezilya’da da mensalao adı verilen yolsuzluk davaları ve hakikat komisyonlarının sınır ötesi siyaset aktörleri üzerindeki tesirini düşüneceğiz.

İnternet kuşağının esprili gençleri de ortaya çıkışları, eylem tarzları ve zaman ayarlı durumlarıyla kafaları karıştırmaya devam edecek. İyi çocuklar bunlar ama nedense arkalarından gelen şiddete alet olmama konusunda zekâları, espri kabiliyetleri dumura uğruyor birden. Ne oluyor bunların zekâlarına? Neden kendi eylemlerinden terör çıkartanlara karşı, zekâlarının inceliğini gösterecek karşı eylemler geliştirmiyorlar? Yoksa internet kuşağı, sanal kaynakları sorgulamadan kullanma tuzağına mı düşüyor?

Her ne kadar iyi niyetler korunsa da, tıpkı Türkiye’deki gibi tahrip edilen otobüs durakları, yakılan otobüsler, dükkânların kırılan camları, yollara lastiklerle kurulan barikatlar ve sonra onların ateşe verilmesi gibi aşırılıklar, olayların sıcaklığı geçtikten sonra mutlaka sorgulanacak. “Harika çocukların” yirmi kuruş için ülkeyi ateşe çeviren eylem zekâlarının, “Artık bu dünyada ben de varım” diyen kendi ülkelerinin boynuna yağlı urgan gibi geçiren zekâ ile tanışma vakti gelecek. Üstelik bu zekâ hiç de sanal değil...

Etiket :

Eylemlere farklı bir yaklaşım

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Biz kabul etmesek de, Brezilya eliti, Taksim’den başlayan eylemleri “Türk Baharı” olarak algıladı.

 İtibar edilen insanlar tarafından kaleme alınan yazılar, ihtiyat kayıtlarıyla dolu olmasına rağmen “... ama bu bir Türk Baharı’dır.” cümlesiyle bitiyordu. Türk akademisyenler, Kemalist Türkiye ile İslamcı Türkiye arasındaki gerilimle açıklıyorlar olayları Brezilyalı dostlarına. Sonra Türkiye’nin serüveni, bölgede başlayan Arap Baharı ile birlikte düşünülüyor ve “Sonuca giden hangi Türkiye olur?” sorusunun cevabı aranıyor. Son eylemlerden dolayı Türkiye üzerine odaklanan nazarların cevap aradığı sorunun bence esasını “Arap Baharı nereye gider?” meselesi oluşturuyor. Türkiye’nin bölgesel güç, İslam’ın da birleştirici unsur olduğu bir nevi “Yeni Osmanlı” tarzına mı? Yoksa özgürlüklerin kabul edilmesi için “tarihsel İslam”ın reformuna mı?

Taksim ile Tahrir arasındaki bağlantı Mübarek dönemiyle değil, Mursi hükümetinin uygulamalarına karşı yapılan eylemler üzerinden kuruluyor. Taksim’den başlayan eylemler de, “Bahar”ın diktatörler sonrası ikinci aşamasının başlangıcı olarak görülmek isteniyor. Yani Türkiye’de Erdoğan, Mısır’da Müslüman Kardeşler hükümeti varken, bir de Esed gider ve Suriye Müslüman Kardeşler’in yönetimine geçerse korkusu, Türkiye’nin Suriye’deki olaylara müdahalesinden rahatsız olanlarla, özel hayatlarında özgürlükten yana olanların yollarını eylemlerde birleştirmiş oluyor, bu düşüncede olanlara göre. Bu durumda Esed gibi diktatörden yana olanlarla özgürlüklerden yana olanların beraberliğinden çıkan kuvvetten beklenen şey, “tarihsel İslam”ın reformu konusunda yol alarak, “Bahar”ın ikinci aşamasını gerçekleştirmek şeklinde özetlenebiliyor. Bunun için Mursi hükümeti gibi henüz tam oturmamış bir yerden değil de, Erdoğan hükümeti gibi hem güçlü hem de Arap Baharı’nın aktörlerinden olmak isteyen halkanın çözülmesiyle başlanmak isteniyor. Bu istek 28 Şubat döneminin gözde ilahiyatçıları gibi yeni versiyon reformcu ilahiyatçılara fazlasıyla ihtiyaç duyacak. Nüfus olarak on milyon, tesir gücü olarak bu sayının çok çok üstünde Suriye-Lübnan kökenli insanın yaşadığı Brezilya’da, Taksim ve sonrası gelişmeleri dikkatle takip edenler, Erdoğan-Esed denklemine sıcak bakıyorsa, bunun sebebi Arap Baharı’na yüklenen manadan kaynaklanıyor.

Meselenin teorik tarafını geride bırakarak “Geziciler” ile benzerlik arz eden bir eyleme göz atalım. Bizim Topçu Kışlası projesi gibi Brezilya’nın da pek çok projesi var. Bunlardan biri de ülkenin kuzeydoğusunun problemlerini çözmek için başlatılan baraj projeleri. Ne var ki, barajlar yerlilerin topraklarında inşa ediliyor. Sayıları çok fazla olmayan yerliler de bu durumdan çok rahatsız. Zaman zaman barajlara saldırıyorlar. Hatta bunun için şantiye alanlarına asker bile sevk edildi. Yerliler de barajlara saldırmakla kalmayıp, daha ötesini yaptı; nisan ayında meclisi bastılar. Genel kurul salonunda müzakereler sürerken, bir anda  mahallî kıyafetleriyle yerliler salona dalmıştı. Sloganlar atarak kürsüye doğru ilerliyorlardı. Bu durumda ne yapılır? Biz pek tahammül edemeyiz ama burada kimse “Bildirin bu densizlere hadlerini!” diye bağırmadı. Tam tersine, görüşmeler kesildi ve olay espri boyutuna taşınarak yerlilerle muhabbete döndü. Yetkililer, yerli temsilcileriyle görüştü. Meğer yerliler baraja karşı değilmiş. Tek istedikleri, kendi topraklarında yapılacak işlerin kendileriyle görüşülerek yapılmasından ibaretmiş. Son günlerin moda tabiriyle “adam yerine konulmakmış” yani.

Etiket :

"Değişim"e dışarıdan bakış

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Kore Başkonsolosu, Brezilya-Türkiye Kültür Merkezi'ni ziyaret etmek istemiş; sebeb-i ziyaretlerini de “kültür merkezleri hakkında görüş alışverişi” olarak bildirmişlerdi.

Ziyaret esnasında Sao Paulo'ya bir kültür merkezi açmak istediklerini ifade eden Başkonsolos, “Tecrübelerinizi bize aktararak yardımcı olur musunuz?” diyerek konuşmasını bitirmiş. Sıra bizimkilere gelince, daha ilk cümlede, “Burası bir devlet kurumu değil, STK” cümlesini duyan Başkonsolos, hayretini gizleyememiş. Tatlı sohbetlerin ardından ayrılık vakti gelince, misafirler hediye olarak zarif bir kutu takdim etmişler. Âdet olduğu üzere kutu açılınca içinden özel yapılmış, çok şık bir USB çıkmış.

Bizimkilerin zihni, bizim hediyelere intikal etmiş: Lokum ve şal. Lokumun hatırası damaktaki tatla birlikte silinip gidiyor. Neyse ki şal, daha kalıcı bir şey; onu da sadece bayanlar kullanabiliyor. USB ise herkes tarafından kullanılabildiği gibi ayrıca doğrudan bilgiyle, yani çağımızla alakalı.

Hediyeler toplumların durumunu gösteriyor. Bizim meşhur lokumcularımız, Brezilya'da bir dizi filme reklam olarak lokum göndermek istediklerinde, televizyonun lokumlara ilaveten istediği reklam parası, neredeyse bizim bir yıllık lokum satışı kadardı. Ya Samsung reklam vermek isteseydi, bizim lokum bütçesi gibi bir neticeyle karşılaşır mıydı?

İnsan yurtdışından bakınca “Büyüyen ekonomi olarak Türkiye” konusunda spazmlar geçiriyor. Nasıl yapılır da ticaret artırılır diye düşünmekten beyinler patlıyor. Sonra ne satılabilir diye düşünüyor, fuarları geziyorsunuz. Mesela bir Türk standında ilginç makineler vardı. Bir de bakıyorsunuz ki, satmaya çalıştığımız makineler Alman malı. Ticaret olarak bu durum küçümsenebilecek bir şey değilse de, bu ülkede beş milyon Alman'ın yaşadığını bilince, “Direkt almak varken, Türkiye'den kim alır ki?” demeden edemiyorsunuz.

Bazı meclislerde Türkiye'nin neler ihraç ettiğini soruyorlar. Bir, iki, üç diyorsunuz, arkası gelmiyor. Tekstil desen Brezilya bizden geri değil. Araba parçaları diyorsunuz, burada yirmi iki markanın fabrikası var; bizden yedek parça geliyor. Yedek kelimesi bile rahatsız etmeye yetiyor bazen. İnsan kendisini fazla kaptırınca, 28 Şubat şürekasının üniversitelerde bilim yerine ideoloji estirdiği yılların nasıl bir kayıp yılları olduğunu hatırlayıp, tekrar tekrar yutkunuyor. Hububat desek kalmadı. Tavuklarımız için soyayı dışarıdan alıyoruz. Hayvancılık desek o da teröre kurban gitti. Peki, gidenlerin yerine neler koyabildik? Büyüyen ekonomi olarak yaptığımız ya da yapabileceğimiz neler var?

Bazı arkadaşların yazdıklarına bakıyorum, Akdeniz çevresindeki İslam ülkelerini de içine alan yepyeni bir ekonomiden bahsediyorlar. Ama ne ile ve nasıl olacağından bahseden yok. Dünyada artık diplomasi ve dış politikanın değiştiğinden bahsediyorlar. Neyin rafa kalkıp, neyin uygulanmaya başladığından bahseden yok. Sonuçta her ülke kendi çıkarlarını korumak ve yeni menfaatler elde etmek için diplomasinin bütün inceliklerini kullanıyor. Önemli olan, istediğini elde edebilmek. Biz neler elde ettiysek, değişimin bizim için anlamı ondan ibaret. Değişimden bahseden yazar arkadaşların köşelerinde bunun cevabı yok. Sadece “değişimi” anlamayan “cahillere” yukardan bakmak var.

Türkiye dışında yaşıyor ve gerçekten ülkenizin büyümesini, gelişmesini, gözünüzle görüp, elinizle tutarak ortaya koyabiliyorsanız bir mana ifade ediyor tartışılanlar. Lokum ve baklava gibi mideye hitap edenlerin dışında, götürecek hediye bulabiliyorsanız değişimi fark edebiliyorsunuz. Biz şimdilik derviş biblolarını keşfettik. O da ecdada ait...

Etiket :

‘Fuarı bombaladınız’

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Mayıs ayının ortalarından haziran ayının ortasına kadar, São Paulo’da kültürel hayat açısından çok hareketli bir ay yaşanıyor. İçinde bulunduğumuz iki hafta, Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen sayısız kültürel faaliyetin icra edildiği “Virada Cultural”, yani Kültür Günleri.

Bu senenin diğerlerinden farkı, SESC’in kendi bünyesindeki programların büyük bölümünü Türk kültürüne ayırması ve başkonsolosluğumuzun da yardımıyla getirdiği sanatçılarla estirdiği Türkiye rüzgârından kaynaklanıyor. SESC otuzun üzerinde şubesi bulunan büyük bir kültürel kuruluş. SESC yetkilileri, Türkiye’den gelen sanatçıların gördüğü alakadan son derece memnun. Yapılan işin kültür severler tarafından beğenilmesi, daha büyüklerini organize etme konusunda cesaret veriyor.

“İstanbul Agora” adıyla, Türkiye kültüründen örnekler sunmak üzere ilk defa geçen sene yapılan denemeye Hüsnü Şenlendirici ve bazı sanatçılar davet edilmiş, çocuklar için tiyatro ve kukla gösterileri yapılmıştı. Bu sene Mercan Dede, Kudsi Ergüner ve Yansımalar grubu gibi sanatımızı üst seviyede temsil edenlerin sunduğu sanat zevki, damak zevkiyle de buluştu. Başkonsolosluğumuzun getirdiği aşçı, sunduğu leziz yemek örnekleriyle ağızları tatlandırdı. Cemal Fatih ve Hakan beylerin Hacivat-Karagöz oyunu ve kuklalarla dans gösterisi için tekrar tekrar istekler geldi. Kuklalarla dans Brezilyalıların aşina olmadığı bir şeydi ve çok beğenildi.

Kudsi Ergüner grubunun besmele ve Kur’an tilavetiyle başlayan ve ilahilerle devam eden programında tam manasıyla izdiham yaşandı. Kültür meraklılarının önemli bir kısmı salona giremedi. Mercan Dede ve grubunda yer alan semazen, başları döndürmeye fazlasıyla yetmişti. Siz bu yazıyı okurken Mercan Dede grubu hayranlıkla takip edilen programlarını tekrarlıyor olacak. Bu arada geçen hafta sonu, kültürel hareketliliğin başka bir boyutunu oluşturan sokak festivallerinden birinde Türkiye stantları açılmıştı. İki yemek, iki tanıtım ve bir de sanat olmak üzere beş çadırdan oluşan stantlara gösterilen alakayı ifade edebilmek için “Görmek lazımdı.” demekten başka söz bulamıyorum. Diğer taraftan yine ilki geçen sene gerçekleştirilen Türk filmleri gösterimi bu sene de devam ediyor. Kültür merkezleri, sokaklar ve sinemalarda Türkiye rüzgârları esiyor.

Sokak festivalleri São Paulo’nun ayrı bir rengi. Özellikle buradaki topluluklar sokakları kapatarak kendi kültür ve sanatlarını sergiliyor, biraz da geleneksel mamullerinin tanıtımını yapıp-satarak kültür merkezlerine gelir temin ediyorlar. Mesela, İtalyanlar ve Almanlar birden fazla yerde sokak festivalleri düzenliyor. Bizler burada bir avuç Türkiyeli olarak henüz öyle bir faaliyet yapabilme durumunda değiliz. Ama Pompei Kültür Merkezi tarafından bir davet gelince, fırsatı önümüzde bulmuş olduk. Türkiye-Brezilya Kültür Merkezi’nden arkadaşlar organize olup katılma kararı aldılar.

Festival gününün sabahında hepimizde bir merak vardı. Bizim için bir ilkti bu deneme ve herkesin dili sessizce dualarla kımıl kımıldı. O esnada telefon çaldı. Sabahın ilk saatlerinde arayan kültür merkezimizin başkanıydı ve sevinç dolu bir sesle “Buralar yıkılıyor.” diyordu. Dönerler ardı ardına bitiyor, gözleme sacları talebe cevap vermekten aciz kalıyordu. Sanatımızın gördüğü ilgi, tatlılarımızdan daha az değildi. Ebru yapımı ve kaligrafi başlayınca standın önünde izdiham yaşanıyordu. Gün içinde birkaç defa stantları ziyaret eden fuar yetkililerinin sözleri olanların güzel bir özetiydi: “Yirmi altı yıldır bu fuar yapılıyor ve böyle bir ilgi görülmedi. Stantlarınız fuarı bombalıyor...”

Etiket :

Kültür fırtınası

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Meseleler bazen iç içe geçiyor. Adeta zıtlar bir araya geliyor. Trafik hızlanıyor ve ortamdan ortama, konudan konuya geçişler başlıyor.

Brezilya’daki Türkiyeliler için mayıs, tam da böyle bir ay. Normal olarak planlı faaliyetler, fuarlar, iş görüşmeleri ve kültürümüzü sergilemek üzere hazırlandığımız bir festival denemesiydi. Allah’a şükürler olsun ki, kader kalemi ile yazılmış ve bizi kendi ufkumuzun darlığına bırakmayacak sürprizler de varmış.

Büyükelçilikten gelen bir telefonla açıldı sürprizlerin kapısı. Sayın Ersin Erçin ve Başkonsolos Özgün Arman’ın Parana eyaletine yapacakları ziyareti öğrenmiş olduk. Ziyaret sebebini oluşturan birçok mevzu ve dolayısıyla farklı kurumlar arasında Eyalet Meclis Başkanı ve bir de milletvekili ile görüşme vardı. Milletvekilinin önemi, Ermeni soykırım tasarısını meclise getirmiş olmasından kaynaklanıyordu.

Daha tanışma faslında belli oldu her şey. Vekil soruyor: “Siz Arap mısınız?” Kısa bir sükûtun ardından “Hayır” cevabını alınca tekrar soruyor: “İranlı mısınız?” Yine kısa bir sükût anı ve aynı cevap: “Hayır.” Vekil, üçüncü hamlesini yapıyor: “Burada elli bin kişi var mısınız?”

Bütün meselesi bir daha seçilmekten ibaret olan birini bulmuş ve tasarıyı meclise getirmeyi başarmış diaspora Ermenileri. Randevu verdiği insanlar hakkında internet üzerinden basit bir araştırma bile yapmayan vekil, mesajı gayet net olarak veriyor. Bulun elli bin kişiyi, bir kanun tasarısı da asıl soykırımı Ermenilerin yaptığına dair versin meclise! Siyaseti sayıdan ibaret gören binlercesinden birini daha görmüş olduk. Allah’tan ki Meclis Başkanı gayet oturaklı ve ne dediğini bilen birisiydi.

Parana ziyaretinden bir gün önce Etyen Mahçupyan’ın “1915: Ermeniler ne yapmalı?” yazısını okumuş ve ‘Keşke diasporayı yönlendirenler bu yazıyı okuma fırsatı bulabilseler.’ demekten kendimi alamamıştım. Türkiye ile yatıp, Türkiye ile kalkan diaspora Ermenileri ne yazık ki, Etyen Bey’in de ifade ettiği gibi, kaderlerini sıkı sıkıya bağladıkları bir millet ile, geleceğin birlikte inşasını düşünemeyerek sağlıksız bir aksiyon anaforunun içine düşüyorlar.

Meclis Başkanı ve valilikteki görüşmeler bir kere daha gösterdi ki, artık bugünün dünyası, yerinde oturmayı affetmiyor. Oturduğun yerden maksadına ulaşmaya da müsaade etmiyor.

İstidradi olarak gelişen bu gündem, hayırlı sonuçlar doğuracak bir mecraya girdi ve biz yeniden planlı gündemimize dönüyorduk ki, kaderin bir sürprizi ile daha karşılaştık. SESK adlı bir kültür kurumu ABD’de tanıştıkları Türkiyeli sanatçıları geçen sene Sao Paulo’ya davet etmiş ve Sao Paulo kültür haftası kapsamında onlara sahne fırsatı vermişti. Geçen senenin tecrübesi ile bu sene daha ciddi bir organizasyona girişmişler ve davetlileri çeşitlendirerek daha renkli bir organizasyon tasarlamışlar. Türkiye’den gelecek böylesine zengin bir sanatçılar topluluğu varken ‘Daha neler yapılabilir?’ düşüncesi, Başkonsolos Özgün Arman Bey’in de teşvikleriyle ciddiyet kazandı.

Bunun üzerine Brezilya-Türkiye Kültür Merkezi harekete geçti. Belediye ile temaslar vasıtasıyla Sao Paulo Kültür Merkezi’nin güzel bir salonu 18 Mayıs’ta Türkiye Kültür Gecesi için tahsis edildi. Mamak Belediyesi’nin de bu güzelliklere Ankara’dan yollayacağı folklor ekibiyle katılması, şevkleri daha da kamçıladı. Bir festival denemesi fikriyle çıkılan yol, kaderin de sevkiyle kültür fırtınasına dönüştü. Bir kere daha gördük ki, harekette bereket var. Azmedince Allah (cc) insanlara kendi güç ve kuvvetiyle asla yapamayacağı ne işler nasip ediyor. Şükürler olsun...

Etiket :

Açık toplum

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Yüksek Hakim Dr. Armando ile konuşurken cemrelere gitti aklım. Baharın başlangıcının remzi olan cemreler, milletlerin  ilkbaharını da haber veriyor galiba.

Brezilya’ya geldiğim günlerde ilk duyduğum şeylerden biri Bahialıların fıkralarıydı ve bu fıkraların daha sonra müşahede ettiğim aksiyon ruhuyla hiç mi hiç alakası yoktu. Biri diğerine rahmet okutan fıkraların ana fikrini, Bahialıların tembelliği ve bunlardan asla adam olmaz kanaati oluşturuyordu. Mesela, bir gün iki Bahialı hamakta istirahat ediyormuş. (Fıkralara göre hayatları hamakta geçer) Birisi kafasını kaldırmış ve “Amigo yılan sokarsa ne yapmak lazım?” demiş. Diğeri “Hayırdır; nereden icap etti ki?” diye sorunca, ‘İşte Bahialı bu!’ dedirten karşılık gelmiş: “Bir yılan geliyor da...” Mübarek Bahialı, yerinden kalkmaktansa, yılanın sokmasına razı oluyor. Yine ziyaret ettiğimiz bir mühendis arkadaş sözü Bahialılara getirdi. Tembellikten ağzını zor açan Bahialının konuşmasını taklit ederken neredeyse harfleri tek tek söylüyordu. Arkadaşlardan biri sormadan edemedi: “Yahu bu kadar tembel adamlar capoeira dansını nasıl yapıyorlar?”

Bahialı taklidi yapan arkadaş bir an duraksadı ve jest ve mimikleriyle, bilmiyorum manasına gelecek hareketler yaptı. Şaşıracak kadar da vardı. Fıkralardaki yavaş adamlarla, o dansın hızı, hiç birbirine uymuyordu çünkü... Yaşadıkça anlaşılıyor ki, bizim Temel fıkralarının yerini burada Bahialılar almış. Laf dönüp-dolaşıyor, sonunda Bahialılara mutlaka geliyor. Zannediyorsunuz ki, Brezilya demek Bahia demektir. Oysa hiç de öyle değil. Her gün biraz daha fark ediyorum ki, Brezilya’ya bahar cemreleri düşmüş; toprağa su yürümüş. Hava ısınmış, bir canlanma telaşıdır her tarafı sarmış. Toplum, enerjisini dışa açılarak kullanmak istiyor. Dr. Arnaldo programını veriyor bize ve ekliyor: Bu telefon yirmi dört saat açık. Ne zaman isterseniz arayabilirsiniz. Seyahat boyunca sizden gelecek tekliflere açığım. Sonra ekliyor: “İlle de bir teklifiniz olması gerekmez, herhangi bir ihtiyacınız, hatta buradaki Türklerin bir ihtiyacı olduğunda çekinmeden arayabilirsiniz.”

Arnaldo Bey ciddi bir kurumun başında bulunuyor. Bizdeki Türkiye Adalet Akademisi’ne benzeyen kurumda, hukuk fakültesi mezunlarından yirmi bin kişi eğitim görüyor. Hakim ve savcılar da bu eğitimi alanların arasından seçiliyor. Kurumun online dersleri, internet vasıtasıyla ülkenin her yerinden takip edilebildiği gibi, anlaşmalı ülkelere de gerektiğinde uydu kanalıyla gönderilebiliyor.

Karl Pooper’ın açık toplum tezleri çok geride kalmış durumda. Toplumlar enerjisini toplayıp, kabına sığmaz hale gelince kendilerini fazlasıyla açıyorlar. Hem de ciddi bir iştiha ve özgüvenle... Kapalı sistemler “Demir Perde” bile olsa dayanamıyor artık. İletişim ve nakliye imkânları vasıtasıyla küçüldükçe iç içe geçen dünya, Bediüzzaman Hazretleri’nin bir sözünü hatırlatıyor: “Eski hal muhal. Ya yeni hal ya izmihlal...”

Dr. Arnaldo’nun programına göz atıyorum. Petersburg, Frankfurt, Zagrep, Romanya ve Macaristan’ı içine alan seyahat, bir düzine etkinliği ihtiva ettiği halde, “Telefonum yanımda. Sizden gelen tekliflere açığım diyor.” Arnaldo.  Türkiye’den de bazı teklifler gelse programını uzatıp, iştirak edecek. İştirak edecek zira, söyleyecek sözü ve bir hukuk adamı olarak dünyanın değişik yerlerindeki meslektaşlarıyla paylaşmak istediği hedefleri var. Dr. Arnaldo’nun Brezilya’sı, Bahialı fıkralarına hiç benzemiyor. Onlar Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir münasebetle söylediği, “Her yerde değilseniz hiçbir yerdesiniz.” gerçeğine uyanmışlar ve aksiyon üstüne aksiyon planlıyorlar.

Etiket :

Carousel

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

İslam ve tarih hakkında iki ayrı yerde geçen konuşmalar aynı cümleyle neticeleniyor. Birincisi Brezilya’nın önemli üniversitesi tarafından gerçekleştirilen tarih panelinde yaşanıyor.

Panelistler tebliğlerini sunuyor. Akabinde ön sırada oturan, Brezilya Müslüman toplumunun önde gelenlerinden birisi söz hakkı istiyor. İslam tarihine dair verilen bilgilerin bazılarına itiraz ediyor. Varılan neticenin tarihte yaşananlarla alakasının olmadığını verdiği bilgilerle güzelce açıklıyor.

Bu durumda ne beklenir? En azında itiraza maruz kalan akademisyenlerin kaynaklarını ve nasıl o neticelere vardıklarını savunması beklenmez mi? Ama öyle olmuyor. Ön sırada oturan ve tarih sahasında iştihar etmiş önemli bir profesör “Delikanlı” diyor; “Biliyorsun, tarihi galipler yazar.” Yani yenilenler, yenilginin acısını tatmakla kalmaz. Galiplerin, kendileri aleyhinde gelecek nesilleri tarih vasıtasıyla şartlandırmasına da tahammül etmek mecburiyetinde kalırlar. İkincisi yine üniversite ortamında yaşanıyor. Öğretmen konuyu anlatırken Osmanlı Devleti’nden barbar olarak bahsediyor.  Dersi dinleyenlerden birisi, Osmanlılarla barbarlığın hiçbir şekilde bağdaştırılamayacağını lisan-ı münasiple anlatıyor. Bunun üzerine öğretmen sadece bir cümleyle cevap veriyor: “Bir sizin tarihiniz var, bir de bizim tarihimiz. Bu bizim tarihimiz.”

Tarih, oluşturulmak istenen ‘milletlere özel’ kimliğe hizmet etmek üzere, herkesin kendine göre değiştirebildiği bir ilim dalı mıdır? Tarih disiplininin öyle olmaması gerektiği bilinen bir gerçek olmakla birlikte, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi, tarih, oluşturulmak istenen milli kimliğe hizmet etmek üzere kullanılınca, galiplerin oyuncağı haline gelebiliyor. Kuvvet, savaş alanlarında olduğu gibi, bilim adamlarının kafasında da müessiriyetini gösteriyor. Sanki tarih, savaş meydanlarında kazanılan ganimet mallarından birisi haline geliyor.

Bununla birlikte öyle hadiseler ve tarihi şahsiyetler var ki, her şeye rağmen insanların gönüllerinde taht kurmayı başarabiliyor. İşte “Carousel” bizi böyle bir noktaya götürdü. Benim için Carousel, alışveriş merkezlerinden birisinin adı olmaktan öte bir mana ifade etmiyordu. Ta ki, bir tarihçi ile beraber gezdiğimiz kültürel mekanda, çocuklar için kurulmuş atlı karınca tarzı oyuncağın yanına gelinceye kadar. Tarihçi “Bu carouselin nereden geldiğini biliyor musun?” dedi. Sonra anlatmaya başladı. Selahaddin Eyyubi’nin savaş stratejisinden, taktiklerinden, yaptığı manevralardan ve atlıların hareketlerinden bahsetti. Sohbeti, “Selahaddin Eyyubi’nin süvarileri, atlarıyla daireler çizerlerdi. İşte carousel onun süvarilerinin hareketlerinden mülhem olarak yapıldı.” cümlesiyle noktaladı.

Tarihleri, sömürge tarihiyle sınırlı olmakla birlikte, Selahaddin Eyyubi Hazretleri’ni anlatırken tarihçinin yüz hatlarına, ses tonuna ve hissettiklerine aşina olmamak mümkün değildi. Hayranlığı her halinden belli oluyordu. Hani derler ya: “Fazilet odur ki, düşman bile takdir etsin.” Selahaddin Eyyubi Hazretleri’nin fazileti asırları aşarak sömürge tarihçilerinin beynine bile kazınmıştı.

Bütün hadiseler böyle bir üstün fazilet noktasında gerçekleşmeyeceğine göre iki şeye dikkat etmek gerekiyor galiba. Mağlup olmamak. Aksi takdirde galiplerin asırlar boyunca oyuncağı olmaktan kurtulma imkanı olmuyor.  İkincisi de tarih ilmini hafife almamak. Hadiseleri vesikalarıyla kaydetmeyi ihmal etmemek. Zira ideolojik şartlandırmalarla oluşturulan yanlış tarih şuuru, ancak vesikalarla parçalanabilir.

Etiket :

Ne istedik de olmadı ki?

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

İnsanlar isterse ve iradelerini aynı hedefe yöneltirse neler olabileceğini gösteren sayısız misal var.

Bunlardan birine Brezilya’nın Anadolu’su diyebileceğimiz eyaletlerden Sergipe’de şahit olduk. Eyalet olarak arazisi küçük, nüfusu az bir yer olsa da, Sergipe’de insanlar sıcak, cana yakın ve yeniliklere açık. Başkent Arakaju’ya ilk ziyaretimiz ilginç bir tevafukla başlamıştı. Bu sefer de aynı izi takip ettik. İlk tanıştığımız insan J.Vanda güler yüzü, pozitif yaklaşımları ve mütevazı kişiliğiyle bizim için Sergipe’nin sembolü olmuştu. “Dönüşünüz hayırlı olsun.” diyerek karşıladı bizi. Sonra mevzular açılmaya başladı.

    Vanda, Ayasofya ve Kur’an-ı Kerim’e bir tarihçi olarak ilgi duyuyor. Kur’an’a ilgisi aynı zamanda Sergipelilerin ufkunun açıklığından kaynaklanıyor olsa gerek. Çünkü yeni bin yılın başlangıcında İslam dünyası, dolayısı ile de Kur’an hakkında oluşturulan imajlara paralel olarak ilginç bir refleks çıkmış ortaya. İslam dünyasından da (Türkiye de dahil) ciddi bir katılımla büyük bir kadın ve aile toplantısı yapılmış. Vanda diyor ki: “İslam dünyasından gelen kadınların giyimi, kıyafetlerindeki uyum ve zevk çok dikkatimizi çekti. Zihnimizdekileri sorgulamaya başladık. Baktım, Kur’an kadınlarla alakalı çok net şeyler söylüyor. Ortada bırakılan bir şey yok. Sonra kendi halimizi düşündüm...” Ve ardı ardına kıyaslar ve sorular gelmeye başlıyor. Vanda’nın görmemizi ısrarla istediği bir yer vardı: Museum da Gente Sergipana. İlk ziyaretimizde çok istemişsek de vakit yetmediği için ertelemek mecburiyetinde kalmıştık. Bu sefer kısmetmiş, gezebildik. Ve bu ziyaret bize bir kere daha ihtar etti ki, istemek ve iradeleri aynı istikamete yöneltmek, başka ifadeyle hedefe yönelenlerin vifak ve ittifakı, neticenin tahsilinde çok müessir oluyor. Müzeyi gezerken şanslıydık; çünkü neredeyse virane olmuş, eski bir binayı restore edip, sonra da idare eden Ezio Christian Déda de Araújo ile birlikte gezme fırsatı bulduk. Müze isminden de anlaşılacağı gibi (Biz Sergipelilerin Müzesi) eyaleti kültür ve tabiatıyla tanıtmak maksadıyla tasarlanmış. Kısa filmler, videolar ve özellikle çocukların zevkle gezip tanıyacağı bölümlerle harika bir eser çıkmış ortaya. Sergipe’nin geçim kaynağını ve kültürünü oluşturan ürünler zekâ oyunu, labirent, stüdyo odalarda bizzat tecrübe ederek görme gibi zevkli alternatiflerle sunulmuş. Özellikle kulinarya (yemek) bölümü çok ilginçti. Yemek masası gibi bir yüzeye malzemeler yansıtılıyor. Ortada yer alan küçük daireler, yapılacak yemek kaç çeşit malzemeden yapılıyorsa o sayıda oluyor. El hareketlerinizle malzemeyi hareket ettirerek dairelerin üzerine sürüklüyorsunuz. Seçtiğiniz malzeme doğruysa daireye yerleşiyor, yanlışsa geri dönüyor. Malzeme seçimi tamamlanınca ekran değişiyor ve yemeğin pişmiş hâli geliyor. Çocuklara öğretmek için harika bir yöntem. Müzenin mest eden bölümlerinden biri de nosso ecosistema (bizim ecosistemimiz) adı verilen kısa bir tünel. Küçük bir kayığa binerek geçiliyor tünelden. Önce denizde ilerleyen kayık sonra nehre yönelip, ormanın derinliklerine götürüyor içindekileri. Görüntü, ses ve efektlerle Sergipe’nin tabii ortamını beş dakikalığına da olsa aynen yaşatıyor yolculara. İnsan farklı örneklerini gördükçe bizim Panorama 1453 tarzına benzer daha neler neler yapılabileceğini fark ediyor. Ezio ve Vanda’ya veda ederken 1980 yılında vefat eden Sergipeli bir sanatçının şu anda Milan’da sergilenen eserlerini konuşuyoruz. Aklımıza Nordeste’de fabrikası bulunan Sabancı Holding’in müzesi geliyor. Bizim yerimizde Güler Sabancı olsaydı, belki de o eserler Milan’dan İstanbul’a geçer ve kültürlerin diyaloğu adına bir adım daha atılmış olurdu.

Etiket :

Mesele ‘olmak ya da olmak’sa eğer...

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Yaşayarak bir kere daha test ettik ki, “Himmeti milleti olanlar, tek başına bir millettir.

” sözünün tersi de doğruymuş. Şahsî menfaatinden başka bir himmeti olmayanlar, tek başlarına milletlerini iki paralık edebiliyor.

Randevusu önceden alınmış bir görüşme için fabrikanın giriş kapısındayız. İsimlerimiz alınıyor, kiminle görüşeceğimiz soruluyor, bu arada bekliyoruz… Sorulanlar yetmiyor, bu sefer de vergi numaralarımızı istiyorlar. Onu da veriyoruz. Bekleme devam ediyor… Başka arabalar randevularını söyleyip sağımızdan geçiyorlar. Biz beklemeye devam ediyoruz… Bir güvenlik görevlisi geliyor ve arabanın içini kontrol ettikten sonra bagajı da açmamızı istiyor. Türkiye’de alışveriş merkezlerinin girişinde LPG muayenesinden alışık olduğumuz bagaj kontrolünü Brezilya’da ilk defa yaşıyoruz.

Neye binaen acaba “Böylesine özel bir alakaya mazhar olduk.” diye düşünmeden edemedik. Az sonra, ihracat müdürü ile yapılan toplantıda çıktı işin sırrı ortaya. Bizim uyanık(!) vatandaşlarımızdan birisi daha evvel o fabrikaya müşteri olarak gitmiş. Sonra fabrikanın kartında bir iki harf değişikliği yaparak kendilerine ait kart bastırıp, Türkiye temsilcisi gibi piyasada iş çevirmiş. İşte güzide ülkemizle alakalı ilk ve tek bilgi böyle bir uyanıklık olunca, onlar da bize üst düzey alaka göstermekte kusur etmemişler!

Konuşma sırasında öğreniyoruz ki, Allah’ın Brezilyalılara bahşettiği yer altı ve yer üstü zenginliklerini işleyen fabrikaların büyük hissedarları Brezilyalı değil. Ve yine gezdikçe, tanıdıkça görüyorsunuz ki, Avrupa ülkelerinin yanında Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Hindistanlılar, Brezilya’nın her tarafında dolaşıyor. Amerikalıların on tane üniversite satın aldığını öğreniyoruz mesela. Çinlilerin ise –madenleri geçtik- aldıkları soya tarlalarını görüyor, ziyaret ettiğimiz üniversite rektörlerinden en prestijli üniversitelerde Konfüçyüs Enstitüsü açmak için ödedikleri para miktarlarını dinliyoruz. Söz genellikle şu cümleyle bitiyor: İş yapmak isteniyorsa, böyle agresif girmek lazım…

Özel üniversiteler işin maddi tarafında değil sadece. Konfüçyüs gibi bir enstitü, parasını da tıkır tıkır ödeyerek geliyorsa neden rağbet etmesinler ki?

Diğer taraftan gelenler boş gelmiyor. Sermayeyle birlikte ya ileri teknoloji getiriyor ya da Brezilya maliyetlerinin çok altında fiyatlarla mal arz ediyor. İhtiyaca cevap verirken, yanına felsefe ve kültürüne ait unsurları da ilave ederek ortak ilişkiyi derinleştiriyor. İhtiyaç, ilişkiyi mütemadi kılacak adımları arkasından getiriyor; ve ülkeler arasında imzalanan anlaşmalarla kurulabilecek yeni beraberliklerin önü açılıyor.

Dönüş yolunda kendi muhasebemizi yapıyoruz ister istemez. Dünyanın yeni gözdelerinden biri ve aynı zamanda gıda ambarında herkes kendi geleceği için bir şeyler yaparken, bizimkiler ilişkilerin daha çok yeni olmasının yavaşlatıcılığı ile karşı karşıya kalıyor. Başarılabilecek şeyler, iki ülke arasında anlaşma olmadığı için yapılamıyor veya münferit çabalarla sınırlı kalıyor. Üzerine bir de “uzaklık” hikâyesi eklenince, kendimizi mazur gösterebilecek sebeplere ulaşmış oluyoruz!

Şimdilik böyle. Ama bunun başka türlü olması gerektiğinin anlaşılacağını biliyoruz. Hindistan’dan, Çin’den, Kore’den uçağa binip, İstanbul’da aktarma yaparak gelenler “uzak” demeden habire geliyorsa, uzağı yakın kılan bir sebep olmalı. Bunun anlaşılacağı zamana kadar da “Himmeti milleti olan” fertlere çok iş düşüyor. Çünkü onlar için mesele “olmak ya da olmak” meselesidir; “olmamak” şıkkı yok bu tercihin. 

Etiket :

ilk 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Son

GÜNCEL

REKLAM

Blog ve Köşe Yazıları

EN ÇOK OKUNANLAR

DOSYA

RÖPORTAJ