Hamdullah ÖZTÜRK

Bölgesel güçlerin iddiası

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Geleceği parlak görülen ülkelere (BRIC) baktığımız zaman benzer özelliklere sahip olduklarını müşahede ediyoruz. Geniş toprakları, yer altı-yer üstü kaynakları ve nüfusları ile zaten belli bir ağırlık oluşturuyorlar. Bunlardan Rusya ve Çin zaten BM daimi üyesi ve veto hakkına sahip iki ülke. Bundan sonrası için de ağırlıklarını sürdürecekleri öngörülüyor. Brezilya ve Hindistan ise yeni iki güç olarak belirginleşiyor.

Her ne kadar bu tür öngörüler arasında yer verilmese de, Türkiye’nin ilerlemesi ve şaşırtıcı bir şekilde gelişmesi, söylenmeyen birtakım gerçekleri düşünmemizi gerekli kılıyor. Mesela, Türkiye’nin batısına doğru ilerledikçe, bizim için gün gibi aşikâr olan konuların bu bölgelerde hiç konuşulmadığını, hatta yok sayıldığını fark ediyorsunuz. Okul kitaplarında Osmanlı Devlet-i Âliye’sinden sadece bir satırla bahsediliyor. O da Doğu Roma İmparatorluğu’nun sona ermesi sebebiyle, zorunlu olarak! Sanki böyle bir devlet dünya tarihinde hiç var olmamış!

Bu anlayış, dünyanın geleceğine dair öngörüler, yahut geleceğimizin tasarlanması söz konusu olduğu zaman, kendisini yok sayma şeklinde gösteriyor. Ne var ki, görmezden gelmek ile var olan bir şey yok olmuyor. Tam tersine görmezden gelenleri ne yapacağını bilemez hale sokuyor. Geleceğin dünyası açısından Türkiye, tam manasıyla ne yapılacağı, nasıl muamele edileceği kestirilemeyen bir gerçek olarak ortada duruyor.

Dikkat edilirse 28 Şubat’ın “Türk Müslümanlığı” ile aynı dönemlerde ortaya çıkan “ılımlı İslam” ve “genişletilmiş Ortadoğu” tartışmalarında da Türkiye bir türlü yerine yerleştirilemiyor. Farklı bir ifadeyle, dünyanın yeniden düzenlenmesinde, Türkiye kendisine biçilen yere bir türlü sığmıyor. Kendisine biçilmek istenen rolden çok daha fazla geliyor. AK Parti hükümetiyle de bu “fazlalığının” hakkını hiç kimseye yedirmek istemediğini fiilen ortaya koydu. Bu iddia şimdi Türkiye tarafından ispat edilmeyi bekliyor.

Brezilya ise Türkiye gibi değil. Bölgede zaten nüfusu, toprağı, ekonomisi ve askerî gücü itibarıyla rakipsiz durumda. Güney Amerika, hatta Latin Amerika ile ilgili pozisyonunu belirleyip, uygulamaya koymuş. Portekizceden yararlanarak, Angola ve Mozambik gibi ülkeler üzerinden Sahra Altı Afrika ile de kendi tasarımına uygun ilişkiler geliştiriyor.

Merco-Sul ülkelerine Venezuela’yı dahil ettirdi. Paraguay darbesi sonrasında ve Venezuela seçimlerinde istediğini alarak bölge üzerindeki siyasi ağırlığını gösterdi. Bu açıdan çok fazla problem görünmese de Brezilya’yı Türkiye ile birlikte içeriden istikrarsızlaştırma çabalarına maruz bırakma iddiası, yeni güçler dengesinin küresel boyutundan kaynaklanıyor. Yeni Dünya’da daha fazla söz hakkı olması gerektiğine inanıyor ve bu inancını halk hareketlerinin üstesinden gelmeyi başarabilirse ispatlamış olacak.

İlginç bir detay, Başkan Dilma Rousseff’in daha ilk yılında olacaklara işaret ediyordu. Başkan ABD’ye bir ziyaret gerçekleştirmiş ve arkasından Obama Brezilya’yı ziyaret etmişti. Obama’nın ziyaret programında işte o ilginç detay vardı. Rio’nun en belalı varoşlarından (Favela) birinde, o faveladaki örgütün başı ile görüşme vardı Obama’nın programında. O favelaya Brezilya devleti askerî birliklerin ağır silahları eşliğinde girip, karakol dikebilmişti. Obama ise dışarıda gelip, rahatlıkla reisle görüşebiliyordu.

Başkan’ın ABD tarafından dinlendiğinin ortaya çıkması ve bütün isteklere cevap verildiği halde halk hareketlerinin ısrarla sürdürülmek istenmesinin ardından, Brezilya yeni yeni bu faktörü düşünmeye başladı. İddiasının önüne şöyle bir kart konulmuş oldu: İddiana önce kendi halkını inandır, eğer inandırabiliyorsan!

Etiket :

Dilma mı, Lula mı?

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

“Sıcak eylül”, güney yarım küre için aynı zamanda ilkbaharın başlangıcı demek. Baharın tesiri, gençlerin meydanları doldurmasını isteyen irade adına elverişli bir durum arz ediyor. Yeniden toplanma çağrıları hızlandı.

Tarih 7 Eylül, Sao Paulo’nun kurtuluş tarihi… Yapılmak istenen şey, bugüne kadar görülmemiş sayıda insan toplayabilmek. Geçen eylemlerde 120 şehirden sadece Rio de Janeiro’da 1 milyon 200 bin kişinin toplandığı düşünülürse, “görülmemiş sayıda insan” sözünün ne manaya gelebileceğini hesap edelim. Tabii ki, yapalım demekle her şeyi yapmak mümkün değil. Sonuç 7 Eylül akşamı belli olacak.

Başkan ve ekibi ilk eylemlere son derece olumlu yaklaştığı ve eylemcilerin isteklerini haklı bulup, çözmeye çalıştığı halde bu eylemleri devam ettirmenin manası ne? Bugünden yarına, bir hamlede çözülme imkânı olmayan köklü problemler konusunda “hemen, şimdi” baskısı yapmak neyi çözecek? İnsanların uyandıkça, haksızlıklara tahammülünün azalması, iktidarlar üzerinde baskı oluşturarak rehavete düşmekten koruması ve daha fazla hizmete sevk etmesi açısından faydalı bir durum. Ama baskıyı her fırsatta mızıkçılık ederek hükmetleri çalışamaz hale getirmek başka bir durum. Şu anda yapılmak istenen de böyle bir şey.

Çok değil, daha bundan iki sene kadar önce muhalefet partilerinin milletvekillerine “Sizce iktidarın eksikleri ve hataları nelerdir?” diye sorduğumda sadece bir cümle söylüyorlardı: Araştırın bakalım! Futbol şampiyonası yaklaşıyor, bunlar ne yapmışlar? Statlar hazır değil. Bütün dünyaya rezil olacağız.

Şimdi ise şunlar söyleniyor: Ne bu israf! Statlara bunca para gömülüyor! Zaten mesele muhalefet partilerinin iktidar olma isteğinden kaynaklanan bir durum değil. Brezilya’nın gözünü diktiği hedeflerle daha fazla ilgili. Hangi parti iktidar olursa olsun, devletin hedefleri değişmediği sürece bu huzursuz etme çabaları da değişmeyecek. Başkan, isteklere olumlu cevaplar verip, sonra da sözlerini yerine getirerek, devleti sıkıştırmak isteyenlerin, halkın haklı taleplerini istismar etmesine fırsat vermemek istiyor. Fakat problemler derin ve seçimlere de çok az kaldı. Zamanın azlığı ve köklü problemlere, artık tahammül edemeyeceğini ifade eden kalabalık halk kitlelerinin sabırsızlığından kaynaklanan darboğazı daha da geçilmez hale getiren başka bir husus daha var. O da iktidar partisini içeriden çatlatmak.

Dilma Rousseff’in başkan olduğu ilk günlerde eski başkan Lula’nın tekrar aday olacağı konuşuluyordu. Çünkü Brezilya da bir kişi art arda iki kere başkan seçilebiliyor. İkinci dönemin sonunda ayrılmak zorunda kalıyorsa da bir dönem sonra tekrar aday olabiliyor. Lula da ikinci dönemini doldurduğu için ayrılmak zorunda kalmıştı. Halkın sevgisi ve desteği Lula’nın tekrar aday olacağını düşündürüyordu. Fakat bu arada eski başkan kanser hastalığına yakalandı ve kemoterapi tedavisi gördü. Bu arada bir de siyasi kariyerine gölge düşürecek yolsuzluk skandalı patladı.

Mensalão adı verilen yolsuzluk davasında Lula ile birlikte çalışan bakanlar görevden alındı ve dava, Lula’nın özel kalemi durumundaki kişi üzerinde odaklandı. Hadisenin Lula’ya uzanma durumu var.

Buna rağmen bütün işaretler Lula da Silva’nın tekrar aday olmak istediğini gösteriyor. Bu durumda ne olacak? Rousseff geri adım mı atacak, yoksa Lula’yı vazgeçirmeye mi çalışacak? Siyasi satranç bir taraftan devam ederken, diğer taraftan meydanları dolduranlar, makul isteklerinin dışında belki de farkında olmadan Rousseff’e “Lula’nın önünden çekil.” mesajı vermiş olacak. Lula seçilir ve bu arada Mensalão davasından suçlu bulunursa iktidarda kalma imkânı olmayacak. Yani durum, tam bir kurt kapanı. 

Etiket :

Sıcak ‘bahar’ın Portekizcesi

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Üçüncü bin yılın başlangıcı, askerî darbelerin yanında, iktidarların halk hareketleri ile devrilme döneminin kapılarını araladı. Romanya, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’da gerçekleşen bu türden devrimler, daha birçok ülkenin sırada olduğunu gösteriyordu. Artık hazana dönen Arap Baharı ülkelerinin de o dönemde isimleri geçiyordu.

İlk bakışta, halk desteğinden ziyade, iktidar elitlerine dayanan diktatörlerin tehdit altında olduğu düşünülürdü. Fakat Türkiye ve Brezilya’da başlayan protestolar gösterdi ki, halk desteği yüksek olan seçilmişlerin de iktidarı garanti altında değil. Seçmeni sandıktan sandığa hatırlama dönemleri artık çok geride kaldı.

Şimdi bilginin, hedef odaklı kullanımı neticeyi belirliyor. İletişim vasıtaları ve sosyal medyanın bilgiyi yayma hızı, aksiyonun sürekliliğini kaçınılmaz kılıyor. Artık eskinin istihbarat oyunları ve fitne kumpasları basit kaldı. Şimdi hedefi gerçekleştirecek doğru bilginin, süratle kullanılarak hedef kitlenin düşüncesini şekillendirme dönemi. Bilgisi az olan ve yavaş kalanların pek fazla şansı yok. Hele eksik ve yanlış bilgilerle toplumun temayüllerini şekillendirmeye kalkışanların şansı iyice azaldı.

Bilgi, her ülke ve toplumun kendine özel durumlarını masaya yatırıp, ona göre bir tasarım imkanı verdiği için, sivil kalkışma noktası ortak olsa da talepler çok farklı olabiliyor. Mesela Türkiye gibi ideolojik ayrımların güçlü olduğu yerlerde temel nokta ideolojik iken, Brezilya’da fakirlik ve pastanın adilce paylaşılamamasından kaynaklanan problemler ön plana çıkabiliyor. Aynı şekilde, çözümler de farklı oluyor. İdeolojik talep sahipleri doğrudan iktidarı hedef aldığı için, iktidar kendisini korumaya alıyor ve “halka karşı halk” noktasından hareketle “Meydanlarımız Adeviyye olur.” deniliyor.

Brezilya’da iktidarın kendisi değil, devletin vermesi gereken hizmetler hedef olduğu için iktidar, hizmet vaat ederek protestoların gerekçesini ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Mesela, Sao Paulo’da eskiden bazı yollarda otobüs şeridi vardı. Şimdi anayolların hepsinde birer şerit ayrılarak bütün yollar bizdeki metrobüs yolu haline geldi. Böylece taleplerden birisini karşılamak için seri adımlar atıldığı gösterildi.

İtirazlardan birisi de toplu taşıma ücretlerine yapılan zamla ilgiliydi. Yirmi kuruşluk zam tam da bizim Gezi Parkı’nın kesilen ağaçlarına karşılık geliyordu. Zamların geri alınmasının ardından, toplu taşıma hizmetlerini yürüten ve bir kısmı da yabancı olan şirketlerin durumu masaya yatırılarak, pahalılığın sebepleri sorgulanmaya başlandı.

Protestocuların isteklerine cevap vermek için elden gelen yapılıyor olsa da seçimlere bir sene var. Bir sene içinde bütün istekleri karşılayarak, “buyurun size problemsiz bir Brezilya” deme imkanı yok. Bilgiyi, hedef odaklı kullananların uzmanlık alanlarından birisi de bu zamanlama bilgisi zaten.

Başkan, kısıtlı zamanda kendisini köşeye sıkıştıranlara karşılık, Papa’nın Brezilya ziyaretini iyi değerlendirdi. Yüzde yetmişi Katolik olan bir topluma Papa, “problemleri diyalogla çözmek ve meydanlardan çekilmek” çağrısı yaptı. Eylemin arkasındaki beyinler hemen tepki protestolarıyla cevap vererek Papa’nın etkisini kırmak istedilerse de, böyle bir atak karşısında çok cılız kaldılar.

Şimdi yeniden toparlanma çağrıları yapılıyor. Eğer bu protestolar ilk günlerdeki boyutlara ulaşırsa, bu durum iktidar kadar muhalefet partilerini de kara kara düşündürecek.

Etiket :

‘Adım Selahaddin; Müslüman’ım!’

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Hatırlayanlar olacaktır. Başlık, Cennetin Krallığı filminin son cümlesinden. Haçlıları yenilgiye uğratan Selahaddin Eyyûbi Hazretleri, öyle insanca davranır ki, düşmanları hayrette kalır. Onların şaşkınlığını gidermek için Sultan Selahaddin, “Ben Selahaddin; Müslüman’ım.” der.

İslam’ın, insaniyete nasıl bir derinlik kazandırdığı, final sahnesinde tek cümle ile  ve “İşte sinema bu!” dedirtecek netlikte ortaya konulur. Konu Mısır olunca akıllara ilk gelen Hz. Musa ve Harun (aleyhime’s-selam) oluyor. Bu iki ismin telaffuzu ile, aynı zamanda olayın perde arkasına güçlü bir mesaj da gönderiliyor.  Yaşanan hadiselerin yüreklerimizde yaktığı ateş, ilk anda Hz. Musa-Firavun meselesini hatırlatsa da, biliyoruz ki yaşananlar sadece Mısır ve İhvan meselesi değildir. İhvan kadar Hamas, Hamas kadar da AK Parti iktidarı meselesidir.

AK Parti “ilkesel” olarak seçilmişlerin yanında yer almayı tercih etmiş olmakla beraber, darbenin ve katliamın arkasında yatan  zihniyete göre “ülküsel” olarak da onların yanındadır. Asıl problem olan noktalardan birisi budur. Diğeri de halkın AK Parti-İhvan-Hamas’ı seçiyor olmasıdır. Dolayısıyla da demokratikleşmenin sağlıklı bir şekilde gelişmesinden kimlerin zararlı çıkacağı açıktır. Bu durum, meselenin ülkü boyutuna karşı olanlarla, iktidar boyutundan endişe duyanları darbe ve katliamın arkasında birleştiriyor.

Dikkatlerden kaçmaması gereken bir başka husus da Brezilya’nın durumudur. Türkiye ve Brezilya’da eşzamanlı yaşanan protesto olayları gösterdi ki, mesele sadece Ortadoğu ve İslamiyet’le sınırlı değildir. Aynı zamanda ekonomisi yükselen ülkeler ve bu ülkelerin “Dünya düzeninde ben de varım.” deme isteğini bertaraf etme problemidir. Mısır’da ordu ile yapılmak istenen iktidar değişikliği, Türkiye ve Brezilya’da -böyle bir imkân şimdilik bulunmadığı için- sokaklardan ve meydanlardan yapılmak isteniyor. Türkiye’deki “sıcak sonbahar”la eşzamanlı olarak, Brezilya’da protestocuların 7 Eylül’de tekrar toplanacağı konuşuluyor.

Brezilya Dışişleri Bakanı’nın, Mısır büyükelçisini çağırarak bilgi alması ve büyükelçiye “ülkede şiddetin kesilmesi ve sivillerin can güvenliğinden geçici hükümetin sorumlu olduğunun hatırlatılması” Brezilya’nın durduğu yeri koruduğunu gösteriyor. Brezilya dış politikasında önemli bir yeri olan savunma bakanının, yarın Türkiye’ye yapacağı ziyaret de bu açıdan konjonktürel olarak ehemmiyet arz ediyor. Mursi, mayıs ayında Brezilya’yı ziyaret etmiş ve bu ziyaretten, Türkiye-Brezilya arasında gelişen sıcak ilişkilere Mısır’ın da dahil olabileceğine dair intibalar oluşmuştu. Şimdi Mısır’da yaşananlar, geniş açıdan bakınca Brezilya ve Türkiye için de çanların çalması manasına geliyor. Bu durumda, şuuraltını okumak isteyenler için, güç dengesizliğinin itirafı olarak algılanabilecek, “Bir Musa çıkar” mesajından ziyade, bölgenin bir Selahaddin’e ihtiyacı vardır.

Kendi adıma, Selahaddin Eyyûbi Hazretleri’ne ait bilgileri yetmişli yıllarda Fethullah Gülen Hocaefendi’nin vaazlarından edindim. Benim için o, Haçlı istilası karşısında sorumlu bir kişi olarak gülmeyi unutmuş, derin bir dava adamıydı. Düşmanın kuvvetine rağmen mutlaka başarılması gereken vazife, ona dünya zevklerini unutturmuştu. Hoca, cuma hutbesinde tebessümün sünnet olduğundan, tebessüm etmenin sadaka olduğundan bahsederek, Sultan’ın biraz olsun efkârını dağıtmak ister. Namazdan sonra Hazreti Selahaddin, “Hocam! Galiba beni kastediyorsun. Söyle Allah aşkına, İslam âlemi bu durumdayken, ben nasıl gülebilirim?” der.

Evet, Allah (celle celalüh) hükmünü verecektir ama bence bu hüküm Musa temennisini değil, Selahaddin azmini ve iradesini beklemektedir. Faziletini Haçlılara bile itiraf ettirecek bir Selahaddin’i...

Etiket :

‘İnsan’ Papa

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Papa Francisco’nun bir haftalık Brezilya ziyareti, kişiliği gibi renkli bir şekilde gerçekleşti. Geçen haftaki yazıdan sonra aldığım bir mesaj, ziyaretin bazı detaylarını benim için daha da önemli hale getirdi.

Latin Amerikalı gençlerle temas halinde olduğunu, bölgeyle ilgilendiğini ve akademik makaleler okuyarak ilgisini devam ettirdiğini söyleyen bir okuyucudan gelen seviyeli eleştiriler Papa’yı daha yakından takibe sevk etti. Her ne kadar e-mail yoluyla kısa bir cevap verdiysem de eleştiriler daha fazlasını hak ediyordu.

Dikkatle takip etmek durumunda olduğum konu, Katolik inancı ile gençler arasındaki ilişki merkezli olacaktı. Akademik makalelerin hepsinin saha araştırmaları ile desteklenmesi mümkün olmadığı için, istatistikî veriler ile yaşanan gerçekler arasında farkın birçok makalede ortaya çıkmaması normaldi. Mesela Katolik kiliselerinde vaftiz edilenlerin sayısından, kiliseye kayıtlı nüfusu tespit edebiliriz. Ama bu tespit, bize kayıtlı kişilerin hepsinin iyi bir Katolik olarak hayatına devam ettiğini göstermez.

Neyse ki, Papa’nın programı ve konuşmaları bizim mevzuu ve Vatikan tarafından görünen yüzünü fazlasıyla ortaya koyuyordu. (Bkz. Papa’nın Brezilya ziyaretinden notlar, Kamil Ergin, Zaman, 1 Ağustos 2013.) Papa’nın yorumu, Latin Amerika ülkelerinde, çıplak gözle ilk bakışta göze çarpanların her şeyi ortaya koyduğunu ifade ediyordu bir bakıma.

Latin Amerika’daki şehir merkezlerinde mutlaka görkemli bir Katolik kilisesi vardır mesela. Ama şehirlerin etrafını sarmaya başlayan varoşlarda Katolikleri göremezsiniz. Asıl nüfus patlamasının yaşandığı varoşlarda, en ücra köşelere kadar Yeni Protestanlara ait kiliseler vardır. Hatta Evanjelik papazlar şehir meydanlarındaki Katolik kiliselerinin önünde saat başı nöbet değiştirerek İncil’den vaazlar verir, dinleyenlerle tartışmalara girerler. Buna mukabil Katolik papazları kilisenin içinde ve ancak ibadet saatlerinde görebilirsiniz. Kilisenin içinde bile güvenlik çemberi ile halktan kopukturlar.

Papa Francisco’nun güvenlik çemberini aşarak halkın içine girmesi, halk ile fizikî temas kurması, hatta bu yakınlıktan istifadeyle soru soran gazeteciyi geçiştirmeyip, canlı mülakata cevaplar vermesi, şahsî olarak sıcak kanlılığıyla değil, Katolik dünyasının ciddi bir özeleştiri içinde olduğunun göstergesi olabilir. Yeni Papa’nın halkla iç içe, fedakâr ve mütevazı bir hayata yönelik olarak papazlara çağrı yapması da Evanjeliklere doğru kayan taban konusunda ne tür tedbirler düşünüldüğünü gösteriyor. Papanın özellikle “Son dönemde yolsuzluk skandalları ve dışa dönük imaj konusunda reformlar gerekmekteydi. Beni seçenler benden bunu talep ettiler.” cümlesi de Papa Francisco’nun verdiği mesajlar ve sahip olduğu vizyonun Vatikan’daki seçici kurulun çoğunluğunun görüşlerini yansıttığını göstermesi bakımından önemliydi.

Bu açıdan bakınca, siyasi alternatif çıkartamayınca halkı ayaklandırarak iktidarı değiştirmek isteyenlere karşı “yapıcı diyaloglarla çözüm bulma” çağrısı, Başkan Dilma Rousseff’in protestoculara yaptığı ilk konuşma ile tam bir uyum içindeydi. Ziyaret programı ve mesajlardan, Papa ile Başkan arasında çok verimli bir görüşme geçtiği anlaşılıyordu. Papa her fırsatta başkana jest yapmayı tercih etti.

Beşeri problemler ve bunların Vatikan’a etkisi, Yeni Papa ve onu seçen çoğunluğun diyalog ve problemleri çözmede dinin gücünden yararlanmaktan yana olduğunun göstergesi olarak okunabilir ki, eğer uygulama da bunu desteklerse bundan sonrası için farklı gelişmelere şahit olabiliriz. Papa’nın insan üstü değil, normal bir insan görüntüsü bu değişikliğin başlangıcı bence..

Etiket :

Bazı gerçekler

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Nüfus dikkate alınırsa, dünyanın en büyük Katolik ülkesi Brezilya’dır. Bununla beraber Brezilyalı kardinallerden Papa seçilebileni olmamıştır. Hem en fazla olup, hem de birinci dereceden temsil edilmemekten dolayı içlerinde oluşan ukde, Papa seçilenler tarafından, seçim sonrası mutlaka yapılan bir Brezilya ziyareti ile telafi edilmeye çalışılır.

Papa Francisco da geleneği bozmadı. Seçimin neredeyse akabinde, Brezilya’ya bir ziyaret gerçekleştirdi ve Brezilya gençliğine seslenmek istedi. Mütebessim ve sıcakkanlı tavırlarıyla tam bir Latin Amerikalı olan ve öyle de davranan Papa Francisco, verdiği sıcak mesajlarla “o içimizden biri” hissiyatını oluşturabildi. “Gençlerinin kalbine girebilmek için ‘Brezilya’nın büyük kapısını’ çalmaya geldim.” diyerek açıkladı ziyaret sebebini mesela. Hedefini açıklarken “Büyük Brezilya” gururunu okşamayı ihmal etmeyen bu giriş, iyi seçilmiş bir cümleydi.

Mütebessim ve güven veren bir simaya sahip, sempatik kişiler, hem ferdî hayatlarında, hem de temsil makamında etkili olabiliyorlar. Ne var ki, bu etki, eğer temsil edilen şeyin geçmişten gelen gücünü, gelecekte de devam ettirebilme potansiyeline sahipse beklenen neticelerin doğmasına sebep olabiliyor. Papa Francisco, bugün için bir milyon iki yüz bin civarında müntesibi bulunan bir makamın temsilcisi. Bulunduğu makamın güçlenerek istikbale yürüdüğünü söylemek ise kolay değil.

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Katolik-Ortodoks ayrışmasından sonra yaşadığı ikinci ayrışma Reform-Rönesans dönemlerinde Luter ile başlayan Protestan hareketlerle oldu. Vatikan’dan üçüncü kopuş ise, on dokuzuncu yüzyılda başlayan, yirminci yüzyılda ilerleyen ve günümüzde Evanjelik, Mormon, Baptist vb. isimlerle yükselişini sürdüren yeni dini hareketlerle gerçekleşti. Genel olarak Protestanlık içinde mütalaa edilen bu yeni hareketler, özünde bazı dikkate değer farkları barındırıyor. Bu farklarla her ne kadar Vatikan’a karşı Protestanca bir çıkışa sahip olsalar da, aynı şekilde Luter’le başlayan Yeni Çağ dinî hareketlerinden de ayrılıyor.

Mesela, siyasi konjonktürel durum açısından baktığımızda Luter ve çağdaşlarının, Osmanlı Devlet-i Aliye’sinin dünyaya nizamat verdiği dönemde, Hıristiyanlığın Batı yakasında ortaya çıktığını görürüz. Bu hareketler ise Büyük Britanya’nın Güneş Batmayan İmparatorluk döneminde ve imparatorluk sınırları içinde ortaya çıkmıştır. Dikkat edilmesi gereken bir husus şudur ki, özellikle Kuzey Amerika’da, yani Katolikliğin garbında ortaya çıkan bu Yeni Protestan hareketlerle eşzamanlı olarak, İslam dünyasında da bazı hareketlenmeler yaşanmıştır. Bahailik, Kadıyanilik vb. İslam dünyasının şarkından çıkan İran-Hindistan merkezli hareketlerle eski dünya ve kadim dinler parantez içine alınmıştır.

Birçok şeyin değiştiği bu yeni dönemde dini açıdan ortaya çıkan ve belki de eski dünyada örneğini gösteremeyeceğimiz yaygınlıktaki bir başka inanç grubunu ise ateistler oluşturmaktadır. Bugün, -Brezilya’da görebildiğim kadarıyla- din denilince kendileri için hiçbir şey çağrıştırmayan kitleler azımsanmayacak sayılara ulaşmıştır. O yüzden Papa’nın gençliğe seslenmesi Vatikan için önemli olmakla birlikte gençlerde nasıl bir tesir icra ettiği tartışmaya değer bir konudur. Genel hatlarıyla bakılınca en büyük Katolik nüfusun bulunduğu Brezilya’da ibresi yukarıyı gösteren grup Yeni Protestanlardır; Vatikan için ise ibre aşağı tarafı gösteriyor.

Durum böyle olmasına rağmen, dinî konularda ne zaman haber yapılsa İslam’ın yükselişine mutlaka dikkat çekilir. Asıl yükselen Yeni Protestan Hareketler olmasına rağmen, rakamlara bakıldığında yüz binde bir ile ancak ifade edilebilecek İslami kıpırdanmanın dikkatlere ısrarla sunulması tesadüfi değil.

Etiket :

Ezansız ülkelerin Ramazanları

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Ezanlarla oruca başlayıp, ezanlarla iftar etmeye alışmış bizler için ezansız ülkeler, kendimize ayrı bir boyuttan bakma fırsatı veriyor. Sadece insanları ile değil, caddeleri, sokakları ve hatta semasıyla dahi Ramazanlaşan diyarları özlüyor ilk anda insan. Şimdi İstanbul’da, yahut Haremeyn-i Şerifeyn’de, ya da “O yerde, Kestane Kampı’nda” olmak vardı diyor...

Vuslatın lezzeti ile, halka halka derinleşen hasretin lezzeti, girdaplar halinde sarmaya başlıyor hissiyatları. Hayal Ramazanların doya doya yaşandığı yerleri dolaşırken, hakikat oruçtan bîhaber kimselere çekiyor dikkati. “Sabahtan akşama kadar aç ve susuz durmak mı!” diyerek, çığlığı basanların yüz ifadelerini koyuyor insanın önüne.

“Belki sizler, takva dairesine girersiniz diye, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizlere de oruç farz kılındı.” ayetinde net bir şekilde ifade buyrulduğu gibi, hayret çığlığını basanların ataları da oruç tutuyordu aslında. Onların orucu değişe, değişe bugüne kadar geldi. Şimdi onlar için oruç, hoşa giden bir şeyi yememekten ibaret. Brezilya denilince ilk akla gelen karnaval da, orucun başlangıç tarihi.  Karnaval ile başlayan, fark edilemeyecek kadar hafifletilmiş bu oruç tutma tarzı, Paskalya’ya kadar devam ediyor. İbadet bu ölçüde değişince kırk gün kadar süren oruç günlerini hissetmek de mümkün olmuyor. En ufak bir alameti bile görülmüyor çünkü.

Kimler, nasıl bir düşünce ile, ibadetleri değiştirme yetkisini kendisinde bulabiliyor, acaba? İnsanları hoşnut ederek taraftar kazanabilmek için onların hoşuna gidecek şekilde dini değiştirebilmek, dinin özüne ters bir durum. Maalesef bu terslik yaşanmaya devam ediyor. Birbirinden çok farklı kiliseler var. İnsanların daha fazla hoşuna gidecek ilaveler bulan kendisine kilise kurup, cemaat toplamaya başlıyor. Sonra mensuplarının gelirleri üzerinden yüzde on bağış toplayarak kiliselerini çoğaltmaya başlıyor. Burada yüzde on meselesi alışılmış ve kabullenilmiş bir durum. İtiraz eden de yok, nerelere kullanıldığını sorabilen de...

Hal böyle olunca, din vasıtasıyla insanları eğitmek ve ahlâkî kemâlâta ulaştırmak gibi hedefler kalmıyor ortada. Tam tersine insanların keyfine göre din icat ediliyor. Çok sık duyulan şu cümleden vahametin boyutlarını anlamak mümkün: “Henüz kendime göre bir din bulabilmiş değilim!”

Bizim anladığımız din ile, özellikle on dokuzuncu asırdan itibaren ortaya çıkan din ya da “din görünümlü” hareketleri anlamak mümkün değil. Onlara din demek de kolay değil. Tabiatlarına ve yayılma hızlarına bakınca, son zamanlarda havaalanlarında ibadet için ayrılan alana “meditasyon salonu” yazılmasını yadırgamıyor insan. Bir şey vermiyorlar çünkü. Sadece insanlara duymak istedikleri şeyleri söyleyerek rahatlatıyorlar.

İşte dinin böylesine hakikatinden uzaklaşıp, istismar aracına dönüştürüldüğü yerlerde bir ay boyunca, sabahtan akşama kadar oruç tutmak ayrı bir mana kazanıyor. Yakın çevredekiler açısından oruç sessiz bir çağrı ve davet vazifesi ifa ediyor. Çünkü İslam’ı araştıranlar bile “Müslüman olsam oruç tutabilir miyim acaba?” sorusunu sormadan edemiyor. Onlara göre çok zor olan bu ibadeti sadece Ramazan’da değil sene içinde de tutmaya devam edenler gözlerinde büyümeye başlıyor. Hissediyorsunuz ki, ezansız ülkelerde tutulan oruç, İslam ülkelerinde imsak vakti okunan ezan gibi oluyor adeta... 

Etiket :

Öyle zamanlar olur ki

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Görünen-görünmeyen, bilinen-bilinmeyen, şuurlu-şuursuz pek çok sebebin bir araya gelmesi, beşer için öngörülemeyecek sonuçların doğmasına sebep olabilir.

Olaylar cereyan etmeye başlayınca, arka planda çok iyi çalışan beyinlerin olduğunu ve her şeyin bir plan dahilinde ilerlediğini düşünenleri şaşırtacak şekilde, hadiseler çılgın sellere dönüşüp, -eğer arkasında çok iyi çalışan beyinler varsa bile- onları da önüne katıp, sürükleyebilir.

Böyle zamanları planlayarak, tam bir kontrol ile sonuca götürmek beşer aklının takatini aşar. Her ne kadar birtakım gruplar ve odaklarda -farkında olmadan- sınırsız bir düşünme, planlama ve eylem gücü vehmetsek de, onlar böyle zamanların ancak fitilini ateşlemekte  rol sahibi olabilirler. Sonra kendi oyunu ile alta düşüp, tuş olan güreşçiler gibi minderi dövmekten başka bir şey gelmez ellerinden.

Böyle zamanlar, bilenlerin üstünde bir bilenin, planlayanların üzerinde çalışan bir planın ve hepsini içine alacak şekilde ilm-i ilahi ve kader planının en geniş manada işlediğini müşahede etme zamanları olmalıdır. Eğer iç değişim başlamış, mülk ve melekutun sahibini hoşnut edecek insanlar çoğalmış ve her şeye rağmen Allah’ın (cc) rızasını gözeterek hareket etmek üzere yerinde aksiyon, yerinde de aktif sabırla durmak bilmeyen bir faaliyetler zincirini başlatmışlarsa, hadiselerin neticesini en azından tahmin edebiliriz.

Mesela, gökyüzüne “Suyu tutma!” ve yeryüzüne de “Suyu yutma!” emrinin verildiği Hz. Nuh aleyhisselamın dönemini hatırlayalım. Tufan başlayıp, sular yükselince, ne dağların tepesine tırmanmak ne de mağaraların derinliklerine gizlemek fayda verdi. O gün ilm-i ilahinin dışında kalıp da kaderin sillesinden kurtulabilecek bir tek kişi olamadı; unutulan ihtiyar kadından başka. Velev ki Hz. Nuh’un ailesinden olsun! O gün kurtuluşun tek adresi vardır: Gemiye binenlerin arasında olmak.

Biz insanlar, hakim güçlerde ve gizli odaklarda, farkında olmadan –haşa- sınırsız bir güç vehmederiz. Allah celle celalühunun “karanlık gecede, kara taşın altındaki kara karıncanın sesini duyup, cevap veren” ilm-i layetenahisini hatırlamayız. Hal böyle olunca da kaos ve karmaşanın hikmete bakan boyutlarını göremez, derin bir karamsarlığa düşeriz.

Evet, hadis-i şeriflerde de dikkat çekildiği üzere öyle zamanlar gelecek ki, ölen niye öldüğünü, öldüren de niye öldürdüğünü bilemeyecek. Beşerin gizli planları, içten pazarlıkları, hakimiyet tutkusu ve dünyayı kendisiyle kaim görmekten mütevellit daha nice kuruntuları varsa hepsi gün yüzüne çıkmış olacak. Kalplerdeki kasvet dışarıya taşıp, dünyayı karartmaya başlayacak. Ve bir umumi temizlik ihtiyacı doğacak.

Hz. Nuh dönemi gibi dünyamız, insanlar tarafından kirletilip, karartılan yüzünü her zaman tufan sularıyla yıkamıyor. Sodom örneği gibi bazen adeta nükleer dezenfekte ile temizleniyor. Bazen de “Eğer Allah celle celaluhu, insanların bazılarının eliyle bazılarını def’ etmesiydi, mescitler, kiliseler, havralar yerle bir edilirdi.” ayetinde ifade edildiği gibi insanları yine insanların eliyle terbiye eder.

Hacc Sûresi kırkıncı ayette beyan edilen bu hakikatin “Haksız yere, ‘Rabb’imiz Allah’tır.’ dediği için yurtlarından çıkartılanlar” cümlesiyle başlaması da ayrıca dikkat çeken bir husustur. Bilinen gerçeklerden birisi de şudur:  Zalim Allah celle celalühunun kılıcıdır. Onunla intikam alır; sonra da o zalimin cezasını verir. Mısır, Türkiye ve Brezilya’da başlayan olaylara bakınca insan “Bunlar bir başlangıç galiba?” hissine kapılıyor. Bir huzursuzluk var ve Brezilya akıllıca manevralarla şimdilik birinci dalgayı atlatmış durumda. Bakalım gerisi nasıl gelecek?

Etiket :

Darbeye ihtiyatlı hayır

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

“Gitmediğimiz, içinde bulunmadığımız yer bizim değildir.” cümlesini kaydedip, sonra Mısır’da gerçekleşen askeri müdahale konusunda Brezilya makamlarının yaklaşımlarına geçelim. Dünyanın birçok yeri gibi Brezilya da gidilmemiş, içinde bulunulmamış bir ülke.

Brezilyalılar, Müslümanları başkalarının oluşturduğu imajlar üzerinden tanıyor. İmajlar iyi olmadığı için de sevemiyor; hatta korkuyor. Darbe gibi Başkan Rousseff ve Brezilyalıların, ilk karşı çıkanlardan olması gereken konuda, derin bir sükut yaşanıyorsa, önemli sebeplerden birisi Müslümanların imajıdır.

İmaj meselesiyle açıklanamayacak bir husus, Başkan’ın düne kadar herhangi bir açıklamada bulunmamış olmasıdır. Başkanlık sarayı Mısır konusunda derin bir sükut içinde. Dışişleri Bakanlığı da sitesine kısa bir açıklama koymakla yetindi. Bakanlık, açıklamasında darbe kelimesini kullanmadı. Askerlerin müdahale ederek, demokratik yoldan seçilmiş başkanı azledip, anayasayı askıya aldığını zikrettikten sonra bir an evvel demokrasinin işlemesi için diyalogların başlaması temennisinde bulundu. Brezilya’da bulunan Mısır Büyükelçisi, askeri müdahaleye darbe denilemeyeceğini şöyle açıklıyor: Seçime izin vermeyen bir askeri müdahale olmuş olsaydı darbe diyebilirdik. Mısır’daki durum böyle değil, diyor. Medya genel hatlarıyla Mısır’da neler olduğunu ve askeri müdahalenin  sebeplerini rapor etmekle yetinirken iki kanal, müdahalenin bir darbe olduğunu söylüyor. Mısır haberlerini İsrail’de bulunan muhabiri vasıtasıyla veren kanalın, darbe derken karşı olduğunu düşünmeyelim. Oh olsun babından algılamak gerçeğe daha yakın olabilir. Acı gerçek şu ki; Müslümanlar dünyada kuru kalabalıklar halinde yaşamaktan daha öte bir mana ifade etmiyor. Çünkü bulundukları yerlerde çağın gerektirdiği şekilde teşkilatlanarak yaşamıyorlar. Teşkilatlanmayınca da nüfus olarak varlıkları, o ülkede hissedilmelerine yetmiyor. Avrupa ülkelerine giden milyonlarca vatandaşınızın, yarım asrı aşan varlığının siyasi getirisine bakıp, düşünelim. Durumun içi açıcı olduğunu söyleyebilir miyiz? Kaldı ki, demokrasi kültürü açısından etrafımızdaki ülkelere ilham verme arzusundayız. Brezilya’da çoğunluğunu Lübnan ve Suriyelilerin oluşturduğu on milyon civarında Arap nüfusundan bahsediliyor. Müslümanlar bu sayı içinde çok az bir yekûn teşkil ediyor. Genel itibarıyla cami ve cami dernekleri etrafında bir araya gelen Müslümanların azlıklarına ve güçsüzlüklerine rağmen ihtilafları derin. Etkili oldukları yer ticaret. Müslüman olmayanlar ise ticarette, siyasette, bürokraside, üniversitelerde kısacası her yerde var ve mevcudiyetleri nüfuslarıyla orantısız bir şekilde hissediliyor. Çünkü her türlü örgütlenmenin içinde ya da başındalar. Lübnan ve Suriye kökenli Arapların arkasında ne Suriye var ne de Lübnan. Güçlerini azınlık refleksleri, çağı idrak ve Brezilya’nın şartlarına göre çalışmaktan alıyorlar. Aynı dinden olmaları dolayısıyla kültürel farkın Müslümanlara göre daha az olması işlerini kolaylaştırıyor. Ve Brezilya’nın devlet olarak Ortadoğu’yu anlamasında en müessir rolü onlar üstleniyor. Bu müessir rol tarihten devralınan kötü kalıntılar ve Müslümanların bugünkü imajı ile birleşince İhvan-ı Müslimin ya da dini yönü hissedilen herhangi bir parti ilk anda soğuk karşılanıyor. Başkan Filistinlilerin haklarına taraf olurken, darbe karşısında tavrını belli etmiyorsa, uluslararası konjonktürle beraber Brezilya’nın derinliğini oluşturan renkler arasında Suriye ve Lübnanlıların etkisini de mutlaka hesap ediyor olmalıdır. İşin zorluğuna örnek olsun diye birçok faaliyet yaptığımız bir dostun üç sene sonra gelen itirafına kulak verelim: Ben, “Müslümanlar şeytandan daha kötüdür.” telkiniyle büyüdüm. Sizi tanıyınca sevdim.

Etiket :

Brezilya’da devlet aklı

    31 Aralık 2013
  • AddThis Social Bookmark Button
  • Büyüt
  • Küçült

Başkan Dilma Rousseff ve Brezilya devlet aklı, yüz yirmi şehirde, bir milyon iki yüz bini aşkın insanın katılımıyla başlayan protestolar karşısında takındığı tavırla, Brezilya demokrasisinin gelişmişliğini fiilen gösterdiler. Seçmen ile seçilen, diğer bir ifade ile asıl ile onun adına yönetim görevini üstlenen vekil arasındaki ilişkiyi nasıl anladıklarını da net bir şekilde göstermiş oldular.

Başkan Rousseff, “Ben hepinizin başkanıyım.” demişti ulusa seslenişinde. Dolayısıyla bu sözündeki samimiyetini, protestocuları içlerinde yer alan gruplara göre ayrıma tabi tutmadan, “halkın sesini yöneticilere duyurma” isteği olarak kabul etmek suretiyle gösterdi. Seslerine kulak verdi ve talepleri yerine getirmek için hemen harekete geçti.

Halk, trafikte kaybolan zaman ve yanlarına kâr kalan yorgunluktan şikâyetçiydi. Artık canlarını sıkan bu problemin çözülmesini istiyordu. Eğitim imkânlarının yeterli olmadığından yakınıyor ve daha iyi eğitim almak istediklerini dile getiriyordu. Devlet hastanelerinde, hastaların kuyruk beklerken çektiği sıkıntı ve eziyet de başka bir şikâyet kalemiydi. Başkan, halkın talebi olarak gördüğü bu istekler karşısında icraatlarını anlatarak kendini savunma yolunu seçmedi. Onun seçimi, “Ben sizin vekilinizim. Siz asılsınız. Benim görevim, sizin taleplerinize cevap vermektir” anlayışını uygulamaktan yanaydı. O yüzden hemen ilgili bakanları, eyalet valilerini ve belediye başkanlarını toplantıya çağırdı. Nelerin yapılması gerektiği konuşuldu ve toplantının sonunda halkın taleplerini karşılamak üzere Federal Hükümet tarafından 25 milyar dolar aktarılacağı açıklandı.

Halkın taleplerinden birisi de yolsuzlukların önlenmesiydi. Başkan, bu konuda da net bir irade koymuş olmasına rağmen kendisini yarım cümle ile olsun savunmayı denemedi. 1988 senesinden beri örneği görülmeyen bir şeyi yaparak cevap verdi. Natan Donadon adındaki milletvekil, Rondônia Eyalet Meclisi başkanı olduğu dönemde yaptığı yolsuzluklardan dolayı hüküm giymişti. Halen Federal Meclis’te milletvekili olduğu için mahkumiyetten kurtulan Donadon’un aleyhindeki hükmün infazı gerçekleştirildi ve Donadon, hapse girmek üzere polise teslim oldu.

Lula hükümeti döneminde yapılan bir organize yolsuzluk ortaya çıkarılmış ve yargıya intikal etmişti. “Mensalaon” adı verilen bu dava, bugün Başkan Lula’ya da yargı önünde hesap verdirecek boyutlara ulaştı. Yolsuzluk ilk ortaya çıkarıldığında, Başkan Rousseff, adı karıştığı iddia edilen dört ya da beş bakanı görevden alarak tavrını net bir şekilde ortaya koymuştu. Buna rağmen “Bakın! Biz bu konuda zaten elimizden geleni yapıyoruz.” gibi en ufak bir hatırlatmada bulunmadı. Halk olanlarla yetinmiyordu. Önemli olan da buydu.

Buradan bakıldığında, Brezilya’nın devlet aklının, kendisini halkının isteklerini yerine getirmekten sorumlu gördüğü anlaşılıyor. Halkıyla bütünleşerek ilerlemeyi tercih ediyor. Kanaatim o ki, böyle giderse bu akıl “Büyük Brezilya Planı”nı başarıyla tamamlayarak, dünya düzeninde nüfus, toprak ve ekonomisinin büyüklüğüne yakışır bir etkinlik seviyesini elde eder.

Etiket :

ilk 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Son

GÜNCEL

REKLAM

Blog ve Köşe Yazıları

EN ÇOK OKUNANLAR

DOSYA

RÖPORTAJ