Hamdullah ÖZTÜRK

Yabancı gözüyle Türkiye’nin sonu

    31 Aralık 2013
  • Büyüt
  • Küçült

Türkiye demek bir manada Brezilya demek olduğundan, burada Türkiye üzerine ilginç tezleri olan insanlarla karşılaşıyorsunuz.

Özellikle bazı düşünce kuruluşları yükselen ekonomiler arasında Türkiye’yi de inceliyor. Öngörülerde bulunuyor. Bu öngörülerin de etkisiyle bazı hareketlenmeler oluyor. Mesela Brezilyalı zenginler, Türkiye’den dikkat çekecek boyutlarda arazi satın almaya başladı.

Türkiye’deki Gezi olayları ve hemen arkasından Brezilya’da meydana gelen benzer protestolar neredeyse aynı olsa da, her iki ülkenin modern birer devlet olarak ortaya çıkış sürecine, sonrasında da diktatörlük, darbe, vesayet ve demokrasi serüvenlerine kadar uzanıyor bu benzerlik. Mesela Brezilya’nın da “Jöntürk’leri” var. Bunlar yirminci asrın başında Avrupa’ya eğitim için giden askerlerden oluşuyor ve isimleri doğrudan doğruya “Jöntürk”.

“Bu da mı var?” demeyin. Bizim Kemalistler gibi burada da Vargasçılar var. Yalnız bir farkla. Bunlar “Bizim Vargas diktatördü ama iyi işler yaptı.” diyorlar. Vargas adına kurulmuş bir de vakıf var. Üniversitesinde yaklaşık 150 bin civarında öğrenci bulunsa da, vakıf kendisini özellikle düşünce kuruluşu olarak takdim ediyor. Dünyanın en önemli 10 büyük düşünce kuruluşu arasında olduklarını söylüyorlar. Yıllık bütçeleri 500 milyon.

Türkiye’ye ilgi gösterenlerin -ister olayları takip, isterseniz senaryolara vukufiyet deyin- öngörüsünü anlatmak için bir örnek vereyim. Bizim oralarda “Arap Baharı” türküleri ile felekten kam alınırken, bunlardan birisi, “Çok rahat olmayın, bir sene sonra orada savaş çıkacak.” demişti! Bu cümle bizim “ehl-i vukuf” kamuoyu oluşturucularının “Birkaç haftası kaldı. En genç iki bayram arasında Esed gider.” öngörüsünden altı ay evvel söylenmişti.

Burada ciddi miktarda Arap ve Yahudi nüfus var. Arapların içinde çoğunluk Hıristiyan olmak üzere Hıristiyanlığın bütün çeşitleri ve İslam’ın bütün renk ve desenleri mevcut. “Çatışmalar ve çözüm yolları” üzerine çalışanların en fazla üzerinde durduğu konuların başında İsrail-Filistin problemi ve Ortadoğu’da cereyan eden olaylar geliyor.

Bunlardan birisi “Çıkmaz sokağa girdiniz.” dedi. Gülümseyerek “Neden ki? Demokrasi böyle bir şey. Bazen tatlı, bazen sert, tartışıyoruz işte.” dedim. Güldü. “Bedeline razıysanız, evet. Demokrasi böyle bir şey.” dedi.

Sorma sırası bana gelmişti. “Çıkmaz sokak tabiri çok iddialı değil mi?” diye sordum. “Evet, ama görünen de o!” dedi. “Ne görünüyor ki?” diye soruyu tazeledim. Anlatmaya başladı:

“Türkiye’de devlet ve onun biçimlendirdiği bir kitle vardı. Bir de isyan etmemekle birlikte devletin biçimlendirmesine direnen, kendisi olarak varlığını sürdürmek isteyen muhalif-dindar bir kitle vardı. Bu muhalif kitle biraz da devletin aşırı sıkıştırmasıyla sınır ötesine açıldı. Dünyayı tanıdı, Türkiye’nin ortalama seviyesinin üzerine çıktı. Tabii olarak bu kalite artışı içeriye de yansıdı. Siyasetin yapısına etki etti ve Erdoğan, bu süreçte başbakan oldu. Bundan sonra ilginç bir sonuç çıktı ortaya. İktidarının ilk dokuz senesi gayet başarılıydı. Son iki sene ise tam tersi.”

“Sizce bunun açıklaması nedir?” dedim. “Gücenme ama” dedi ve devam etti: “Bu biraz kölelerin bir gün aniden özgür kalmasına benziyor. Müslümanlar devlet baskısı altında yaşayabilmenin yollarını öğrenmişlerdi. O baskıyı aşma yollarını buluyor ve sonuca ustalıkla gidebiliyorlardı. Vesayeti aştıklarında, baskısız bir hayatta nasıl davranılacağını bilemediler. Eski devletin aynısını “Yeni Türkiye” adı altında tekrarlamaya başladılar. Yukarıdan aşağıya doğru biçimlendirme hakkını kendilerinde gördüler. Şimdi Kemalist devletin yapamadığını Erdoğan’ın devleti deniyor. Dindar kitle içindeki yorum farklarını formatlayıp, tektipleştirmek istiyor. Başarabilir mi bilemiyorum. Ama batarsa yalnız batmaz. Şirketler gibi başkalarını da arkasından götürür.”

Daha çok şey konuştuk ama köşe bitti. Biz iyi niyet ve hüsnü zanlarla bakıyoruz. Onlar ise gerçeklere yalın olarak bakıyor. Bakalım hüsnü zanlarımızın duaya dönüşmesi mi, yoksa onların gerçekleri mi sonucu belirleyecek?..

Etiket :

‘Değerli’ yalnızlığın neresindeyiz?

    31 Aralık 2013
  • Büyüt
  • Küçült

Elinizdeki pasaportun para gibi, ülkenizin durumuna göre kıymetlendiğini ancak yurtdışında tecrübe edebiliyorsunuz

Devletinizin itibarı sizi onurlandırıyor, itibar kaybı da sıradan, hatta istenmeyen insan durumuna düşürüyor. TC pasaportu taşıyanlar 2013'ü bu açıdan sert bir enflasyon gibi yaşıyorlar. Ankara, bizim münferit tecrübelerimizin toplamıyla karşılaştı ve ona "Değerli Yalnızlık" adını koydu. Şimdi, kendisini bileşenlerinden yalıtarak, içeride de kimsesizleşmeye doğru gidiyor. "Bu nasıl bir hesap(sızlık)tır?" diyelim ve maruz bırakıldığımız şeyin iki farklı örneğine bakalım.

Suriye ve İsrail Ortadoğu kazanında karşılıklı kaynayan iki ülke. Brezilya'da her ikisinin de hatırı sayılır oranda diasporası var. Sivil toplumdan siyasete, iş dünyasından bürokrasiye her alanda önde gidiyorlar. Mesela ülkenin en iyi iki hastanesi Suriye-Lübnanlılar Hastanesi ve İsraelita Albert Einstein. Her ikisinin de ticaret odaları, vakıfları ve kültür merkezleri var. Biz örneğimize kültür merkezleri üzerinden devam edelim.

Suriye Kültür Merkezi'ne girdiğinizde, duvarı boydan boya kaplayan Beşşar Esed resmi karşılıyor sizi. Resepsiyon görevlisi ondan sonra geliyor. Vermiş oldukları Arapça kursunun ders kitabından almak istediğinizi söylüyorsunuz mesela, aldığınız cevap: "Şu anda yetkili burada yok. Öğleden sonra bir daha gelin. Biz bir şey diyemeyiz." Öğleden sonra arayıp yetkiliyle görüşmeye çalışıyorsunuz; verdiği cevap: "Hayır! Ancak öğrencimiz olursanız kitap alabilirsiniz." Altı üstü bedava verdikleri kursun ders kitabı. "Eğer satamıyorsanız, kültür merkezinize bağışta bulunayım, siz de bana bir kitap verin." diyorsunuz ama nafile. Çözüm adına bir adım bile yok.

Yahudilerin kültür merkezine gidince öncelikle o tipik güvenlik duvarıyla karşılaşıyorsunuz. Ama görevliler son derece sempatik ve güler yüzlü. Bina planı Tevrat rulosu esas alınarak yapılmış. Yani köküne kadar dinî bir yer. Tanışırken ilk duyduğunuz cümle şu: "Burası İsrail devleti ile ilişkisi olmayan bir Brezilya vakfıdır." Sonra devam ediyorlar: “Devletlerin münasebeti bazen iyi bazen kötü olabilir. Kültür faaliyetlerimizi onların politikalarından ayırmazsak kalıcı şeyler yapamayız."

"Bu iki örnekten çıkan sonuç nedir?" Sonuç şu: İsrail, gümrük duvarları çok yüksek olan Brezilya'da bu duvarları aşarak serbest ticaret yapan ve vergilerden kurtarabilen istisna ülke. Sebepler ile sonuçlar arasındaki tenasüpte bütün sır. Maalesef, bizim bazı Müslümanlar, "Evlere kapılarından girin" ayetini okuduğu halde duvarı yıkarak girmeyi cihat zannediyor. Aynı ayetleri okuyup da kapıyı işaret eden kardeşlerini de oranın-buranın ajanlığıyla yaftalayabiliyor. Ne yapalım, canınız sağ olsun demeye de hakkımız yok. Çünkü Türkiye'nin içine düştüğü fasit daire daha bir sene öncesine kadar bin bir gece masallarının diyarı gibi görülen cennet vatanımızı, bugün Beşşar'ın Suriye'si gibi algılanır hale getiriyor.

Orada neler hissettiğinizi bilmiyorum. Dışarıdan bakınca görünen resim şudur: Türkiye'de yaşananları TBMM'de tecelli etmesi gereken millî irade ve o iradeyi temsil etmek isteyen partilerin siyasî aklıyla açıklamak mümkün değil. Dolayısıyla istikametini de ileri bir hukuk devleti gibi görebilmek için fazlasıyla hayalperest olmak lazım. Son bir yılda girdiğimiz türbülans sebebiyle, hafiye devleti olma yönünde hızla ilerlesek de bunları aşıp, düzlüğe çıkacağımıza inancım tamdır. Bu tufan ortamında aynı gemiyi paylaştığımız "kardeşlere" iki cümle nakletmek istiyorum. Onlardan bazıları "Şimdi sırası mı? Seçimlerden sonra uzun bir zaman olacak bunları o zaman yiyin." diyor. Danışmanlar Başbakan'ın konuşma metinlerine Risalelerden seçtiği bazı cümleleri koyarak bizi Bediüzzaman Hazretleri'yle vurmaya kalkıyor. Elinde risaleler olduğu halde bir ömür gezmiş bazı ağabeyler de bu kayığa biniyor. 

Ey canı canımızdan özge kardeşler! "Kitabın bir kısmını okuyup, bir kısmını saklayanlar" gibi olmak istemiyorsanız Üstad'ın "Bazen hayır şerre vâsıta olur" başlığı altındaki şu cümlelerine de bakın: "Havâstaki meziyet, filhakika sebeptir tevâzu, mahviyete; olmuş maatteessüf sebeb-i tahakküme, tekebbüre hem illet. Fakirlerdeki aczi, âmîlerdeki fakrı, filhakika sebeptir ihsan ve merhamete. Lâkin maatteessüf müncer olmuştur şimdi zillet ve esârete. Bir şeyde hâsıl olan mehâsin ve şerefse, havâs ve rüesâya o şey peşkeş edilir. O şeyden neş'et eden seyyiât ve şer ise, efrad ve hem avâma taksim, tevzî edilir. Aşîret-i galipte hâsıl olan şerefse, "Hasan Ağa, âferin!" Hâsıl olan şer ise, efrâda olur nefrîn. Beşerde şerr-i hazin!"

Son söz: Hariçte yalnızlaşmaya "değer" kazandırdınız; yeter. Lütfen bir de dâhilde bölünmeye değer kazandırmayın.

Etiket :

Bunlar henüz farkında değil!

    31 Aralık 2013
  • Büyüt
  • Küçült

Sanki dünyanın başı dönüyor; midesi bulanıyor. Ülkeler içten içe kaynıyor. Kaynamasını isteyenlerin olduğu çok açık.

Yoksa Brezilya’da sayıları yüzü, bilemedin yüz elliyi geçmeyen bir avuç vandalın protesto ve taşkınlığı dünyanın her yerinde konuşulur muydu? Haberlere bakarsanız sanki yer yerinden oynuyor. Gerçeklere göre ise halk desteğini bir türlü arkasına alamayan huysuz bir azınlık var orta yerde.

Eskiden böyle durumlarda bir Amerika parmağı aranırdı. Şimdi ABD’nin başı herkesten çok ağrıyor. Skandal üstüne skandal patlatıyorlar. Eğer ABD değilse, ortalığı kim kaynatıyor? Brezilyalılar nedense bu türden soruları pek sormazlar. Onların bakışı, genelde olaylarla sınırlıdır. Bir adım geriye çekilip de “Durduk yerde cereyan eden bu zincirleme hadiseler de nedir?” diyerek uzaktan, mahruti bir bakış atfetmeyi düşünmezler. Eğer bunu yapanlar varsa -ki olmadığı düşünülemez- onlar da dile getirmez. Hani derler ya, “Bilen söylemez; söyleyen de bilmez.” Tam da bu hikmetli sözde olduğu gibi hareket ederler.

Burada olanlar bizde yaşansaydı, şimdiye kadar ne güzellemeler söylenir; ne komplo teorileri ortaya atılırdı. Mesela, devletler oyununa, paçasını kaptırdığı istihbaratçıların adesesinden bakanlar hemen bilmiş bilmiş sorardı: “Bakın bakalım kim kârlı çıktı?” Kimin kârlı çıktığı elbette ki önemlidir. Ama tek ölçü de değildir. Hatta bazen tam tersini gösteren bir ölçü olur. Hele bir de temsil iddiasında olduğu postlara bakmadan bunu söyleyenleri gördükçe hepten şaşırırsınız. Öyle inanmışlardır ki, birtakım derin güçlerin her şeyi planladığına ve kusursuz icra ettiğine. Aksine ihtimal bile vermedikleri gibi, gelecekte neler olacağını bile iddialı iddialı söylemeye başlarlar. Plan dışı hiçbir şey olamaz onlara göre. Evet, tesadüfe yer yoktur bu dünyada. Çünkü kader var. Sebeplerle sonuçları birlikte takdir eden bir ilim ve kudret var. Var ama bizimkilerin derin güçleri değil, âlemlerin Rabb’inin ilim ve kudretidir her şeyi kuşatan. O’dur derin güçlerin tuzaklarını bozup, başlarına geçiren. Mazlumun ahını duyan, zalimin kolunu-kanadını kırıp, zulmün de bir sınırı olduğunu bildiren.

Eğer zayıflar kadar güçlülerin, zulme uğrayanlar kadar onları inletenlerin de problemleri dışa vurmaya, saklanamaz hale gelmeye başlamışsa, daha bir dikkatli olmakta fayda var. Bu fani dünya, kimseye yar olmayacağını bir kere daha anlatmaya hazırlanıyordur.

Biz gelelim Brezilyalılara. Başkan Dilma Rousseff’in göreve gelmesinin ardından yolsuzluk olayları art arda patlamaya başladı. Mensalão adlı yolsuzluk davası dört-beş bakanı yerinden etti. Şu an itibarıyla eski Başkan Lula’nın paçasına yapışmış durumda. Hatta yeniden başkanlığa aday olarak, dokunulmazlık zırhından yararlanacağı söyleniyordu. Eski başkan her ne kadar yeniden aday olmayacağını açıklasa da Banco do Brasil’in özelleştirilmesi üzerine ilginç bir yorum yaptı: “Eğer gerekli olsaydı ben özelleştirirdim.” İlginç değil mi? Sanki gerekli olan her ne vardıysa eski başkanın döneminde yapılmış ve bitmiş; Brezilya artık otomatik pilota bağlanmış!

Son zamanlarda yolsuzluk olayları, siyasete katılacak yeni aktörleri de yoklamaya başladı. Ortalık, São Paulo Belediyesi’nde ortaya çıkartılan 500 milyonluk yolsuzlukla çalkalanıyor. Polis dinlemeleri çarşaf çarşaf yayımlanıyor gazetelerde. Bunlar sormayı akıl edemiyorlar: Polis nasıl dinler? Bu polis ve yargıçlar kimin? Yolsuzluklar neden hep Lübnan kökenli Arapları siyasetten silecek şekilde patlıyor?

İşin özeti, Brezilya’nın protestocuları henüz işin farkında değil. Bizim Ergenekon ve şürekâsından çok şey öğrenmeleri lazım!

Etiket :

Olaylar neden bitmiyor?

    31 Aralık 2013
  • Büyüt
  • Küçült

Yakın zamana kadar, problemleri art arda saymak yerine “müesses nizam” der ve kısa yoldan her şeyi ifade ederdik ya, Brezilya için de, başlıktaki sorunun cevabını bir çırpıda ifade etmek istersek söyleyebileceğimiz tek şey o iki kelimedir.

Portekiz sömürgesi olduğu zamanlara kadar uzanan toprakların belli ellerde toplanması problemi, madenlerde oluşan tekel, ülkenin zenginliklerinin tabana yayılmasına mani oluyor. Konu toprakla alakalı olunca, dünyanın en önde gelen birkaç tarım ülkesinden biri olmasına rağmen, temel gıda maddelerinin fiyatları bile el yakıyor.

Müesses nizamdan doğan vesayetin, yöneticileri nasıl esir aldığını göstermesi bakımından çok çarpıcı bir örnekle karşılaştık. Belediye seçimleri öncesindeydi. Her tarafta seçim kampanyaları bütün hızıyla devam ediyor. Biz de bu arada bir eyaletin valisine ulaşmaya çalışıyoruz. Allah’ın lütfu imdada yetişti. Hiç hesapta olmadığı halde kendimizi bir programın içinde bulduk ve o programda valinin eşi ile aynı masaya oturtulduk. Vali eyalette sevilen birisi; eşi de seçim kampanyalarında son derece aktifti. O yoğunlukta vali ile görüşme fırsatı bulamadıysak da Sao Paulo’ya geldiklerinde bizi ziyaret edeceklerine dair söz alıp, döndük.

Döndük ama bizim ziyaret gerçekleşmedi. Çünkü kampanya esnasında eyaletin toprak tekelini elinde bulunduran kişi ile kahvaltılı bir toplantıda vali küçük bir problem yaşıyor. O gün kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği olmak üzere üç önemli seçim programı düzenlenmiş. Kahvaltıda her şey planlandığı gibi gidiyor, salon da ağzına kadar dolu. Yaşanan küçük bir terslikten sonra öğlen programında salonun ancak yarısı doluyor. Akşam programında ise sevilen vali, yemeği tek başına yemek zorunda kalıyor. Salonda hiç kimse yok!

Bu gerçeklerin farkında olanlar Brezilya’yı dört ailenin yönettiğini iddia ediyor. Hani bir zamanlar Türkiye’nin de birkaç aile tarafından yönetildiği söylenirdi ya aynen öyle. Sonra arkasından ilave ediyorlar. Askerler yönetimi sivillere devretti ama değişen bir şey olmadı. O dönemin hesabı görülmediği gibi herkes olduğu yerde duruyor. Türkiye’yi yakından takip edenleri ise iç geçirerek şunu söylüyor: “Biz henüz Ergenekon davamızı başlatamadık.” Kimse cezalandırılmasa bile ciddi bir yargılama ile suçlular ve masumlar ayrılmadıkça, perde ardında devam eden vesayet düzenini değiştirmenin imkânı yok. Başkan Dilma Rousseff, kuvvet komutanlarını da yanına alarak yaptığı bir konuşmada, askerî dönemin mutlaka yargılanması gerektiğini söyledi. Ne var ki, bu konuda henüz bir adım atılmış değil. Belgelerin toplanması için kurulan “Hakikat Komisyonlarının” çalışabildiği ve gerçekten belgeleri toplayabildiği şüpheli.  

Sömürge döneminden beri süregelen ve askerî vesayet ile varlığını sürdüren düzeni bir huniye benzetiyorlar. Belediyecilik tecrübesine sahip, bir dönem de senatoda görev yapmış önemli bir insan durumu şöyle tasvir ediyor: “Yukarıda çok büyük bir pasta var. Huninin geniş tarafı gibi. Bu pasta daralarak aşağıya doğru iniyor. Halka ulaşan kısmı huninin altındaki ince, hortum kalınlığında küçücük bir kısım.”  

İçtimai adaletin bozukluğu net bir şekilde tespit ediliyor. Sivilleşmenin, vesayet düzenini değiştiremediği de tespite ekleniyor. Türkiye gibi bir Ergenekon davası başlamadıkça işlerin düzelemeyeceği de ifade ediliyor. Birbirine çok benzeyen Türkiye ile Brezilya, vesayete son verme yolu açısından da benzeşirler mi? Şahsen bu soruya evet diyemiyorum. Brezilya’nın Ergenekon’u olmaya aday bir dava var şu anda: Mensalao davası. O da bumerang etkisi yaparak İşçi Partisi’ni kendi içinde karşı karşıya getirmeye aday görünüyor.

Etiket :

Bahira’nın izinden yeni dünyaya...

    31 Aralık 2013
  • Büyüt
  • Küçült

Kadim Hıristiyanlar, İkinci Körfez Harbi’nde Musul’daki mabetlerine bomba düşünce dağılmışlar; bir kısmı Ermenistan’a gitmiş, bir kısmı da Fas’a.

Fas’taki merkezden İspanya’ya geçenler olmuş. Brezilya açılımı İspanya üzerinden gerçekleşmiş. Küçük bir şehirde küçük bir mabetleri var. Şehir küçük, mabet küçük ama birkaç senede 180 aileye ulaştıkları dikkate alınırsa, yeni insanlara ulaşma hızları küçümsenemez. Kendilerini Antik Hıristiyanlar olarak isimlendiriyorlar. Bize tanıdık gelen tarafları ise Rahip Bahira’nın takipçisi olmaları. Hani Efendimiz çocukluk çağlarında Şam tarafına ticaret kervanıyla gittiği zaman O’nu (sas) tanıyan rahibin takipçileri.

Bahira üzerinden sohbete dalıyoruz mabedin din görevlisi Aba Marcelo Shimoda ile. Bizi dört İncil’in kabul edildiği İznik Konsili’ne götürüyor Shimoda; Aziz Aryüs’ten (São Arrius) bahsediyor. Böylece Rahip Bahira, Nastura ve Sivrihisar taraflarından Selman Farisî Hazretleri’ni Medine’ye yönlendiren rahip gibi, daha o zaman tek tük kalmış hakiki İseviler hakkında bazı malumatlar ediniyoruz. “Aziz Aryüs monoteistti.” diyor Shimoda. Roma İmparatoru, İznik Konsili’nde Hıristiyanlığı bozarak kabul etmek niyetinde olduğu için Aziz Aryüs gibiler o konsili kabul etmediler. Zaten İmparator da onların konsile katılmalarını istemediği gibi sıkı bir şekilde takibe aldırmış; hatta dünyayı başlarına dar etmişti. Aziz Aryüs, Konsil’den dört sene sonra İskenderiye’de vefat etmiş. O gün için Doğu Bloku’nu temsil eden Pers hükümdarı, siyaseten hakiki İsevilere müsamaha gösterdiği için, Rahip Bahira gibi kimseler Suriye tarafına gelmiş ve orada nisbeten rahat yaşama imkânı bulmuşlar.

Bu Antik Hıristiyanlar, şimdi de monoteist olarak devam ediyorlar hayatlarına. Hz. İsa’nın da diğer peygamberler gibi Allah’ın elçisi olduğuna inanıyorlar. Normalde haç, resim, heykel ve orkestra olmaması gerekiyor mabetlerinde. Orkestra halihazırda mabede girmiş değil. İlahilere müzik aletleri refakat etmiyor. Ama haç biraz şekil değiştirerek de olsa girmiş. Heykel henüz yok ama resimler Katolik ve Protestan Hıristiyanlara sıcak görünmek maksadıyla da olsa duvarlardaki yerini almış. Ayda bir defa büyük âyin yapıyorlar. Yeniler ve daha meselenin tam farkında olmayanları istisna edersek kadınlarla erkekler ayrı yerlerde duruyor. Rahibe göre sağ tarafta erkekler, sol tarafta ise kadınlar yer alıyor. Erkekler takke ile kadınlar da beyaz örtülerle başlarını kapatıyor. Gözlemlerimiz, monoteist inançları ile uyuşmayacak bazı ilavelerin ilk anda yadırganmamak için verilmiş tavizler olduğunu söylüyor. Böyle bir mümaşaatı sonra nasıl düzeltebilecekleri ise büyük bir soru işareti.

Antik Hıristiyanlar her ne kadar İznik Konsili’ni kabul etmeseler de ellerinde mevcut İncillerden başka bir kitap yok. Onlara Türkiye’de papirüs üzerine yazılmış Aramice İncil metinlerinin bulunduğunu ve muhtemelen bu papirüslerdeki metinlerin Barnabas İncili olabileceğinin düşünüldüğünü söyleyince çok şaşırdılar. Nasıl şaşırmasınlar ki, karşı çıktıkları bir konsilde kabul edilen kitapları okumaktan başka bir şey gelmiyor ellerinden. Dahası da var. İmparatorun İznik Konsili vasıtasıyla Hıristiyanlığı kabul etmek değil, aksine saf İseviliği putperestleştirerek bozduğuna inandıkları halde o kitapları okuyorlar.  Bir tarafından bakınca, Efendimiz’i peygamber olarak kabul ettikleri halde Kur’an’dan nasiplenemeyişleri çok garip. Hem de asırlardır İslam coğrafyasının göbeğinde yaşamış olmalarına rağmen! Diğer taraftan bakınca “baba-oğul-ruhü’l kudüs” gibi yanlışlardan Hıristiyanları uzaklaştırmaları yönüyle ilginç bir durum arz ediyor. Yayılma alanı olarak da Hıristiyanları seçiyorlar. Bunların çoğalması, Katoliklerin hızla eriyor olması, türlü türlü ve inanılması gerçekten çok zor olmasına rağmen özellikle fakir halk arasında yayılan bir kısmı Evanjelik, bir kısmı da ilkel Afrika dinlerine kadar çeşitli inançlar, muhtemelen önümüzdeki yıllarda Hıristiyanlık içi ilahiyat tartışmalarını alevlendirecek. Zannediyorum böyle bir tartışma ortamında en fazla tesiri de İslam’ın iyi temsil edilen örneklerinden alacaklar.  Bu tür gelişmeleri gördükçe, teröre bulaşan Müslümanlara ve küçük hesaplar uğruna fırtınalar koparan Müslüman devlet adamlarına gönül koymadan edemiyor insan. Geçen seneye kadarki Türkiye’nin pozitif etkileri ile bu sene arasında dağlar kadar fark var mesela. Keşke iç içe geçen dünyamızda iç çekişmelerin maliyetini bir de dışarıdan bakarak görebilsek. Görebilsek de ne fırsatların göz kırptığını fark edebilsek...

Etiket :

‘Orada kimse var mı?’

    31 Aralık 2013
  • Büyüt
  • Küçült

Her sene Kurban Bayramı’nda binlerce gönüllüsüyle dünyanın dört bir yanına yardım götüren Kimse Yok mu Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği, geçen aylarda bir afet fuarı düzenlemişti.

(28-30 Ağustos 2013) Fuara Brezilya’dan katılan Sivil Savunma yetkilileri, özellikle sivil kuruluşların afetlerdeki rolünden ve hazırlıklarından çok etkilenmiş, Kimse Yok mu modelinin Brezilya için iyi bir numune teşkil edebileceğini dile getirmişlerdi.

Türkiye ziyareti iyi niyet temennileriyle kalmadı. Kimse Yok mu Derneği’nin kurban yardımı göndermek istediği ülkeler arasına Brezilya da dahil edilmişti. Aynı zamanda atılabilecek müşahhas adımların ilki olabilecek bir jestti Brezilya’yı listeye almak. Konu yardım olunca adres de tabii ki fuara katılan Sivil Savunma yetkilileriydi.

Karşılıklı görüşmeler yapıldı. Etlerin hangi bölgelerdeki ihtiyaç sahiplerine dağıtılacağı kararlaştırıldı. Ve bayramın üçüncü günü başkent Brasilia’da çoğunluğu Brezilyalı vatandaşlardan oluşan gönüllülerin de katılımıyla yardımlar sahiplerine ulaştırıldı.

Dağıtım sonrasında verilen öğlen yemeğini Büyükelçimiz Sayın Ersin Erçin’in yanı sıra Azerbaycan Büyükelçisi, başkenti içine alan DF Eyalet Valisi’nin eşi, bazı eyalet bakanları ve federal meclisten milletvekilleri teşrif ettiler. Sayın Erçin, görev süresi içinde Surinam’a da yakın ilgi gösterdi. Orada bulunan Müslümanlarla temaslar kurdu; Diyanet İşleri Başkanlığı ile birlikte Surinam’a Türkiye’den kurban gönderdiler. Kurban, sadece bir yardım değil. Birbirimizi anlama ve tarihten gelen çelik gibi önyargıları aşmak için çok tesirli bir sebep aynı zamanda. Kurbanın Hz. İbrahim’e bakan tarafı, Hz. İbrahim’in hem Museviler hem de Hıristiyanlar için önemi ile birleşince, küçük küçük yardımlar çok farklı bir noktaya taşınıyor. “Biz Müslümanları çok yanlış tanımışız.” diyen insan sayısı her gün artmaya başlıyor.

Hayırseverlerin yaptıkları yardımı gelip bizzat dağıtmaları, çocuklara Türkiye’den getirdikleri oyuncak ve çikolata gibi hediyeler vererek gönül almaları, ev ziyaretinde bulunup, Brezilyalı gönüllülerle omuz omuza çalışmaları, farklı bir yakınlaşmanın kapılarını açıyor. Bu sene dört eyalette yapılan organizasyonun Brezilya medyasının ilgisini çekerek en büyük televizyon kanalında yayınlanması, tamamen hayırseverlerimizi Türkiye’de tanıyan ve onların evlerinde misafir olan Brezilyalıların gayretiyle oldu. Onlar istiyorlardı ki, şahit oldukları güzellikleri ülkelerinde herkes duysun ve bilsin.

Bir haberle bunu başarmak mümkün olmasa da bir kapı açılmış oldu. Haberin yanında asıl gönüllerdeki yakınlaşma ve bunun gönülden gönüle yayılması çok sıcak, çok umut vericiydi...

Kimse Yok mu fuarına katılan eyalet ve belediye sekreteri beyler, CCBT’nin (Brezilya-Türkiye Kültür Merkezi) daveti üzerine bir programa katılmış ve orada Türkiye hatıralarını anlatmıştı. Anlattıkları çok fazla bizdendi. Bizlere “Yahu biz neymişiz!” dedirtecek kadar dikkat çekiciydi. Doğrusu ülfet ve ünsiyetin yol açtığı körlükle sıradan gördüğümüz şeylerin, onlardan mahrum olanlar için ne kadar önemli olduğunu gösterdiler bize. “Biliyor musunuz?” dedi Bakan Bey, “Akşam yemeğine gittiğimiz o evde hepimiz ağladık.”

Modern hayat tarzının fazlasıyla örselemesine rağmen bizim yuvamız hâlâ ne kadar da sıcak! Başlıktaki cümle işte bize yuvamızın sıcaklığını yeniden duyuran Bakan Bey’in sunumunun başlığında yer alıyordu. Bizim “Kimse Yok mu” derneğimizin ismini “Orada Kimse Var Mı” şeklinde çevirmiş ve sunumun başına yerleştirmişti.

Evet vardı. Hem de çok kimse vardı. Geldiler; onlarla omuz omuza vererek Brezilyalı muhtaç ailelere yardım dağıttılar. Gördüler ki, sadece Türkiye’de değil Brezilya’da da kimse var. Hem de tertemiz yürekli çok kimse var. Gönül dilini anlayan, hal şivesine aşina ve vicdanların ışıl ışıl aydınlığından bakarak dostluk eli uzatan ne civanlar var. Şükürler olsun bizi Yaratan’a. Gönüllerimizi birbirine ısındırıp dost yapana... 

Etiket :

İktidarı savunmak ve birkaç mesele

    31 Aralık 2013
  • Büyüt
  • Küçült

Gazete köşelerinde ve sosyal medyada, “Erdoğan’ı yedirtmeyiz” sloganı üzerinden iktidarı savunanların, perşembe akşamı São Paulo’da olmalarını çok isterdim. Neden mi? 

IFEC (Fenando Henrique Cardoso Enstitüsü) Şahin Alpay Hoca’yı davet etmişti. Konu Türk Dış Politikası ve Türkiye’de demokrasinin son on yılı gibi sıcak meselelerdi. Salonda yer alan davetliler ise Türkiye-İsrail ya da Erdoğan-Esed ikileminde büyük çoğunluğu itibarıyla İsrail ve Esed’i tercih edeceklerinden emin olduğum insanlardı.

Dinleyicilerin sorularına da açık olan program, işte böyle bir vasatta başladı. Sorular tahmin edildiği gibi “Türkiye, İran olur mu?” bakış açısı ile Ortadoğu’yu takip edenlerin soracağı türdendi. Şahin Hoca muhalifin de muvafıkın da anlayacağı şekilde Türkiye’nin politikalarını, demokrasisini, duruşunu ve haklılığını güzel güzel anlattı. Böyle sıcak gündemler konuşulurken “Hiç hata yapmadık. Her yaptığımızda mutlaka ince hikmetler vardır.” mantığının muhataplar üzerinde ikna edici bir tesir bırakmadığı aşikârdır. Şahin Hoca, akademik üslubu ve “Esed iktidarının ömrünü tahminde yanıldık.” gibi ölçülü ve anlaşılır özeleştirilerle inandırıcılığını pekiştirmeyi bildi. Basın özgürlüğü, hapisteki gazetecilerin çokluğu gibi itiraz içerikli sorulara, yazdıklarından dolayı yargılanmak ile iktidarı devirmek üzere yasa dışı örgütsel faaliyetlerde rol almak arasındaki farkı güzelce ortaya koyarak cevap verdi. İktidarı kıyasıya eleştiren yazıların fazlasıyla yayınlandığını da üzerine ilave ederek basın özgürlüğü konusunda alınması gereken mesafe olmakla birlikte bu konuda aleyhte söylenenlerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Hasılı bir fikri ya da bir grubu savunmak gerekiyorsa eğer, o gruptan olmayan insaflı ve bilgili birilerinin konuyu açıklaması çok daha doyurucu ve verimli oluyor. Türkiye’nin iç meselelerine sıkışarak, her şeyi o perspektiften görenler, koca bir dünyayı kaybettiklerini fark edemiyorlar.

İkinci mesele, Türkiye ve Brezilya arasındaki benzerliklerin Gezi olaylarına kadar aynıyla cereyan ettiği malumdur. En son başkan ve bazı bakanların Amerika ve Kanada tarafından dinlendiğinin ortaya çıkmasıyla dış parmak meselesi de tescillenmiş oldu. “Facebook’tan çıktık geldik” cümlesiyle bir merkezden idare edilmediklerini anlatmaya çalışan eylemcilerin kullandığı sloganlar bile Türkiye ile aynıydı. Ama bir yerden sonra aynılıklar farklılaşmaya başladı. En son farklılık da yine sosyal medya üzerinden gösterdi kendisini. Facebook’tan çıktık geldik diyenlere Başkan Dilma, “Ben de sizden biriyim. Aranızda bana da yer verin.” der gibi sosyal medyaya girdi ve çok aktif bir şekilde kullanmaya başladı.

Üçüncü mesele, 12 Ekim Brezilya Katolikleri için önemli bir gün. São Paulo ile Rio arasında dünyanın ikinci büyük kilisesinin bulunduğu bir şehir var. Şehrin adı “Nossa Senhora da Conceição Aparecida”daki Aparecida kelimesi. Rivayete göre şehrin kenarındaki tepede Hz. Meryem’in temessül ettiğini görmüşler. Aparecida kelimesi de zaten görünmek manasına geliyor. Bu sebepten oraya Aparecida Kilisesi’ni yapmış, şehrin adını da Aparecida koymuşlar. İşte her 12 Ekim günü orada bulunmak Brezilya Katolikleri için fevkalade önemli ve bir nevi hac anlamına geliyor. İnsanlar 250-300 kilometrelik mesafeleri yürüyerek kat ediyor ve o şehre geliyorlar. 12 Ekim’e birkaç gün kala gecenin bir yarısında Aparecida yönüne doğru grup grup insanların yürüdüğünü görürsünüz. İnancın gücünü müşahede açısından ilginç manzaralar çıkıyor ortaya. Tahkik meselesinin önemini takdir ve teslim etmekle birlikte, bizim binlerce defa süzülmüş en sağlam hadis kaynaklarımızı bile hafife alan bazı ilahiyatçılar, birisinin “Hz. Meryem’i gördüm.” demesi üzerine ilan edilen bir bayram ve yüzlerce kilometreyi yayan, kat eden bu insanlardaki inanca ne derler acaba? 

Etiket :

İnanç, kültür, medeniyet ve süreç

    31 Aralık 2013
  • Büyüt
  • Küçült

Başbakan’ın Demokratikleşme Paketi’ni açıkladığı gün Tarım Bakanı Sayın Mehdi Eker ile sohbet imkânı doğdu. Sayın Eker ile Diyarbakırlı bir vatandaş olarak paketi ve iki tarım ülkesi olan Türkiye-Brezilya ilişkilerini konuşma fırsatı bulduk.

Sayın Eker, pakette yer alan maddelerin bölge halkının talebinden doğduğunu ve bu talepleri karşılayacak nitelikte olduğunu söylüyor. Bu cümlenin mesajı açık. Pakette yer alan Kürtlerle ilgili maddelerde terör örgütünün bir payı yok. Müessir olan şey halkın talepleri ve maddeler talebi karşıladığı için de halk memnun. BDP ise siyaseten paketi tenkit ediyor. Bu yüzden BDP’nin tavrını anlaşılabilir ve açıklanabilir buluyor, Sayın Eker.

Sayın Bakan’ın cümlesi aynen şöyle: “Vatandaş hem talip hem de muhatap.” Sonra ekliyor: “Medeniyet tasavvurumuzda, kültür kodlarımızda ve inanç şifrelerimizde hep barış var. Farklı kültürlerle bir arada yaşama tecrübelerimiz var. Biz bunları unutunca seksen beş senedir kapalı ve içten içe kanayan yara, seksen beş yılından 2005’e kadar açıktan kanadı. 2005 yılının 12 Ağustos günü Sayın Başbakan’ın Diyarbakır konuşmasında ‘Sorun vardır; ve bu benim sorunumdur.’ sözüyle yeni bir evreye girdi.” İşte o günden itibaren belli adımlarla ilerleyen çözüm süreci, Demokratikleşme Paketi’nin ihtiva ettiği hakların verilmesini doğurdu.

İktidar partisi, yaklaşan seçimlere yatırım olarak değil, inancının, kültürünün ve medeniyet tasavvurunun gereği olarak Kürt halkının yüz yıllık talebine cevap veriyor. Sayın Bakan’ın cümlelerinden anladığım şey, paket ne bir seçim yatırımı ve ne de terör örgütü ile başlayan görüşmelerin bir neticesidir. Tabii ki, çözümü gerektiren düşüncenin siyasi olmaması, zamanlamanın da siyasi olmamasını gerektirmiyor. Siyaset, attığı adımın karşılığını almayı gerektiriyor.

Bu sıcak gündemin ardından Sayın Bakan’ın sebeb-i ziyaretine, iki ülke arasında tarım ve hayvancılık alanlarında yapılabilecek şeylere geldik. Sayın Bakan, “Brezilya, önemli kıta ülkelerinden biridir.” cümlesiyle başladı sözlerine, sonra bazı kıyaslamalar yaptı. Bu kıyastan çıkan sonuç şu: Onların geniş arazileri var, bizim ise sağlam çalışmalarımız var. Yapılabilecek şeylerin başında iki ülkenin araştırma merkezleri arasında, araştırma sonuçlarının değişimi gelebilir. Her iki taraf da görüşmeden memnun ve karşılıklı niyet bildiriminde bulunmuş durumda. Kısmet olursa ocak ayında Brezilya Tarım Bakanı iade-i ziyarette bulunacak ve o ziyarette anlaşmalar imzalanacak.

Brezilya tarafı ise görüşme sonrası yaptığı açıklamada “kıta ülkesi olma” cenahından bakıyor ve tecrübelerinin Türkiye açısından faydalı olacağına inanıyordu. Bizim cenah Brezilya’yı yerinde görmüş ve ayne’l-yakin derecesinden bakıyordu ilişkilere. Brezilya tarafı da ocak ayındaki ziyaret sonrasında meseleye aynı yerden bakacak hale gelecek.

Sayın Bakan’ın açıklamalarına göre Brezilya, dünyanın önemli tarım ekonomilerinden biri. Bazı ürünlerde birinci, bazılarında da en önemli ihracat yapan ülkesi. Biz de dünyanın yedinci tarım ülkesiyiz. On yılda on birinci sıradan yedinci sıraya yükseldik ve Avrupa’nın birincisi olduk. Asya ve Ortadoğu’nun tarımsal ürün ve gen merkeziyiz. Sahip olduğumuz dört bin endomik bitki çeşidi ile dünyanın müstesna ülkelerinden biriyiz. Avrupa’nın bütündeki endomik bitki çeşidi 2.400.

2010 senesinde 250 bin çeşit kapasiteli tohum gen bankamızı kurmuşuz. Şu anda 80 bin çeşit canlı ve özel şartlarda muhafaza edilen tohum ve gen var bankamızda. Bitkisel ve hayvansal üretimde çok mesafe kat etmişiz. Mesela süt konusunda Brezilya’nın çok ilerisindeyiz. Netice olarak, çok fazla şey vaat etmese de, ocak ayında imzalanacak karşılıklı anlaşmalarla tarım ve hayvancılık alanında bazı kapılar açılabilir.

Etiket :

Amerika’nın Amerika ile imtihanı

    31 Aralık 2013
  • Büyüt
  • Küçült

Arka arkaya yaşanan olayların gerisinde biraz da Amerika’nın Amerika ile imtihanı yatıyor. Dikkat edilirse Amerika, -belki de Obama yönetimi demek daha doğru olur- müttefikleri ile bağlarını önce kendi içinde kaybediyor; sonra müttefikler ya karşı kampa geçiyor ya da Türkiye gibi ciddi bir teze sahipse yalnızlaşıyor. Her ikisi de ABD’nin aleyhine oluyor.

Brezilya, bugün için Ortadoğu’da yaşananların içinde doğrudan yer alan bir ülke değil. Fakat dışarıda kalmak istememesi, BRIC ülkelerinden olması ve gelecekte daha farklı bir yerde bulunma hedefleri sebebiyle hem kendisi rol almak istiyor, hem de ABD ve karşı kampta yer alan ülkeler Brezilya’yı kendi yanında görmek istiyor.

İçerideki katmanlar açısından bakınca, her iki tarafa da açık kapıları mevcut olan ülke, her ne kadar sosyalist görüş sahibi bir parti tarafından yönetilse de, ne bir Küba ne de Venezuela gibi. Sert muhalefetlerin değil, büyük ülke ideallerinin sahibi bir devlet. Bütün hesaplarına, başta Arjantin olmak üzere Latin Amerika ülkelerini dahil etmek istiyor.

Bir taratan BRIC ülkelerinin kurmak istediği ortak yatırım bankasında Çin ile birlikte aslan payına sahip olurken, diğer taraftan küresel oyunda hamle ve karşı hamleleriyle her fırsatta iddialı olduğunu ortaya koyuyor. Bağırmadan sesini duyurmayı ve ağırlığını hissettirmeyi becerebiliyor.

Mesela ABD’nin Dilma ve Petrobras firmasını dinlediği ortaya çıkınca ABD’den bir açıklama istediler. Açıklamayı beklerken bir taraftan da Başkan Dilma’nın ABD ziyaretini tartışmaya başladılar. Sanki Başkan her şeye rağmen BM toplantısına katılmak istiyormuş da bürokrasi ve toplum tepki veriyormuş gibi oldu. ABD de yeterli bir açıklama yapamayınca, Başkan Dilma mecburen ziyaretini iptal etti. Obama ise bu tür araştırmaların ancak birkaç ay içinde sonuç verebileceğini ifade ederek, Rousseff’in ziyaretini iptal kararını haklı buldu. Tam bir yapıcı muhalefet örneği... “Biz sizinle beraber yürümek istiyoruz ama siz içeriden bizi itiyorsunuz. Bu durumda ne yapabiliriz ki!” Ya da diğer taraftan bakınca “ABD olarak Brezilya’yı yanınızda görmek istiyorsunuz ama içinizden birileri bunu engelliyor. Bir karar verin ve altınıza hakim olun ki, birlikte yürüyebilelim.” tavrı... Tabii ki, bu durumda Obama için “Haklısınız.” demekten başka bir yol kalmıyor.

Diğer taraftan durumu değerlendiren Rusya, kimyasal silahların teslimi hamlesine, Brezilya’yı da yanına çekerek bir hamle daha eklemek istiyor. Brezilya’nın savaş dışı çözüm yanlısı olduğunu biliyor ve “Buyurun, savaş dışı çözüm safına siz de katılın.” diyor.

Bu arada meclis bir gizli oturum istedi hükümetten. Gizli oturumda siber yatırımlar konusunda bilgi almak istiyorlar. Yani asla “Vay! Siz bizi nasıl dinlersiniz?” diye bağırıp çağırmıyorlar. “Teknolojiniz var ve bunu dilediğiniz gibi kullanıyorsunuz. Madem öyle, biz de size teknoloji ile sınır çekeriz.” diyorlar. Brezilya, durumu siyaseten de değerlendiriyor ve ABD’nin arka bahçesi olmak istemeyen Latin Amerika ülkelerine, “Ben bu teknoloji yatırımını yapar ve beceririm. Buyurun siz de gelin.” diyor. Ardından Google, Facebook ve Twitter gibi sosyal ağlarla ilgili kanuni düzenlemeye giderek, “Eğer Brezilya’da faaliyet göstermek istiyorsanız, buradan aldığınız bilgileri yine burada depolamak zorundasınız.” diyor. Asla “ABD şirketleri olarak burada çalışamazsınız.” gibi tepkisel tavır yok. Karşı hamleleri fırsata çevirebilen bir hareket tarzı var.

“Brezilya, Rusya-Çin-İran kampına geçer mi?” sorusunun cevabı muhtemelen “Kısmen meylederek ABD-İngiltere üzerinde ağırlığını artırmaya bakar.” olacaktır. Böyle giderse ABD’nin kendi iç çelişkileri Brezilya’ya fırsat üstüne fırsat olarak dönecektir. Çünkü Brezilya şu an için “Amellere kendi cinsinden ceza” vererek, emin adımlarla yürüyebiliyor.

Etiket :

Brezilya’da gösterilerin dramatik sonu

    31 Aralık 2013
  • Büyüt
  • Küçült

Türkiye ile bir yumurta ikizi gibi gelişen sokak eylemlerinin Brezilya ayağı noktalandı sayılır.

“Sayılır” diyerek ihtiyatlı yaklaşmamın sebebi, çekirdek ekibin en ufak bir ihtimal dahi bulsa eylemleri devam ettirme kararlılığından kaynaklanıyor. Şimdilik durmuş olması, eylemlerin arkasındaki maksattan vazgeçildiği manasına gelmiyor. Aksine, başkan ve ekibini terbiye için seçilen birinci ve en ağır yöntem sonuç getirmedi; mesaj ulaştırmakla sınırlı kaldı. Eğer başarılı olsaydı, Brezilya’nın gelişmesinden rahatsız olanlar, “Bizi rahatsız etmek, Brezilya halkını rahatsız etmektir.” gibi, hatta daha açık söylemek gerekirse, “Brezilya halkı bizim; sen emanet başkansın!” gibi ağır bir mesajla, başkanın dik duran başını yere sürtüp, arkadan geleceklere bir ibret dersi verilmiş olacaktı. Ama olmadı. Eylemciler, gerektiğinde tekrar devreye sokulmak üzere, küçük çaplı hareketlerle de olsa hazırda tutulurken, başka alternatifler denenmeye başlanacak. 2014 seçimlerinde Dilma Rousseff’i yoldan çekebilmek bile eylemi planlayanlar için bir kazanç olabilecek.

Başkan Dilma’nın ilk günden mesajı net olarak aldığı belli. Hareket tarzı ise kendisine tuzak kuranlar yerine Brezilya halkını muhatap alıp, onların isteklerini tam bir ileri demokrasi anlayışı ile gerçekleştirme esası üzerine oturtuldu. Hemen icraata geçilerek eylemlerin arkasındaki maksat ile o maksadın kendisini haklılaştırdığı sebeplerin arası açıldı. Sebepler olmadan, hiçbir fani sonuçları tahsil edemeyeceğine göre, onların maksatlarıyla hiç uğraşmadan sebepleri ortadan kaldırma tercihi, tesirini gösterdi. Eylemciler görülmemiş büyüklükte kalabalıkları meydanlara yığacaklarını söylerken, polisin karşısında yapayalnız kaldılar. İlk eyleme katılanlar geri çekilmiş ve “Bu işin içinde bir iş var.” demeye başlamışlardı. Bu sefer medya çalışanları da haziran eylemlerinden çok daha fazla kişinin meydanlara ineceğine inanmıştı. Konuştuğumuz gazeteciler, “Bütün hazırlıklarımızı görülmemiş çapta eylemler olacağını düşünerek, tamamladık.” diyorlardı. En güçlü medya grubu, başkentteki eylemleri takip etmek üzere helikopter görevlendirmişti. Ama yanıldılar.

Haziranda sağlık, eğitim, ulaşım ve yolsuzluk gibi geçekten de var olan problemleri gerekçe göstererek meydanları dolduranlar, hükümetin açıkladığı tedbirleri gördükten sonra eylemcilerin tekrar ve daha büyük eylem çağrısına, “hayır” dediler. Büyük kalabalıkları perde yaparak uygulanacak şiddet ve polisin de karşılık vermesi ile masum insanların yaşayacağı mağduriyet üzerinden yürütülecek devleti yıpratma faaliyetleri boşa çıktı. Meydanlarda sadece polisler ve yer yer onlara saldıran eylemciler vardı. Medyanın helikopteri, polisle itişen bir avuç insanın görüntüleriyle yetinmek zorunda kaldı.

Bu arada başkanın ve petrol şirketinin Amerika tarafından dinlendiği ortaya çıktı. Başkan’ın ABD ziyaretini iptali gündeme geldi. Konunun ayrıntıları hakkında daha geniş bilgi almak ve Rusya’ya Snowden ile görüşmek üzere heyet yollama kararı alındı. Buna rağmen olayların arkasında ABD ya da başka bir dış parmak olabileceğine dair değerlendirme yapılmadı. Ekonomi ve enerjiye bakan taraflar da olaylarla dış parmaklar arasında kurulabilecek ilişkiye işaret ediyordu. Mesela Brezilya petrol üretimini artıran bir ülke ve bulduğu yeni rezervleri işletmeye başladığında üretim hızla artacak. Önümüzdeki 20 yıl içinde en çok petrol üreten 5 ülkeden birisi olacak. Ortaya çıkan gerçekler gösterdi ki ABD, başkan ile birlikte petrol şirketini de (Petrobras)  dinliyordu. Bu durumda olaylar ile ABD arasında bir ilişki kurulamaz mıydı? Çok rahat kurulabilecek böyle bir ilişkiyi hiç dile getirmediler. Halkın haklı isteklerine cevap vererek, dış parmakların içerdeki uzantılarını meydanlarda tek başlarına bıraktılar.

Etiket :

1 2 3 4 5 6 7 8 9 Son

GÜNCEL

REKLAM

Blog ve Köşe Yazıları

EN ÇOK OKUNANLAR

DOSYA

RÖPORTAJ